STROLLY

Kaydırdıkça zamanın aktığı, baktıkça anlamın değiştiği hikâyeler.

© 2026 Çayan Kuzu · Tüm hakları saklıdırpowered by MeMoDe
← Deneyime dön

STROLLY — Hikâyeler

Kaydırma hareketiyle ilerleyen, sinematik interaktif kısa hikâyeler.

01 — YAŞAMAK

Süreni uzatamayacağını bilsen, oyunu yine de açar mıydın?

01 — NEFES

Gece. Karanlık bir internet kafede tek bir ekran yanıyor; önünde ben oturuyorum. Ölmek üzereyim. Ölüm anksiyetesi: her geçen gün ölüyor olduğum gerçeği, artık görmezden gelebileceğim bir düşünce değil. Arkamdaki kapı kendiliğinden açılıyor, zil çalıyor, içeri soğuk doluyor; elim enseme gidiyor ama dönüp bakmıyorum. Ölümün nefesini her an ensemde hissetmek, bu duyguyla yaşamaya alışmaya çalışmak insanı yıpratıyor. En azından beni çok yordu.

Ölmek üzereyim. SCROLL

Ölüm anksiyetesi. Her geçen gün ölüyor olduğum gerçeği, artık görmezden gelebileceğim bir düşünce değil.

Ölümün nefesini her an ensemde hissetmek, bu duyguyla yaşamaya alışmaya çalışmak insanı yıpratıyor. En azından beni çok yordu.

02 — ÇOCUK

Küçük bir çocukken internet kafeye oyun oynamaya giderdim. Okul çıkışı, çantam sırtımda, koşa koşa. En yakın arkadaşım Emre hep bir adım arkamdaydı; tezgâha ilk ben varırdım. Bozuklukları tezgâha dökerdim, Kemal Abi sorardı: “Kaç saat, delikanlı?” Bir saat bir lira, yarım saat elli kuruştu; bunu çarpım tablosundan önce öğrenmiştim. Dördüncü masadaki ekranın köşesinde süre başlardı: 60:00, 59:59… Süremin elbet biteceğini bilirdim; yine de oyunu büyük bir heyecanla açar, o anın tadını çıkarırdım. Süre bitecek diye anksiyete krizleri geçirmez, elim ayağıma dolaşmazdı. Köşedeki sayıya arada bir bakardım, o kadar. Sayı sıfıra inince ekran kilitlenirdi: SÜRENİZ DOLMUŞTUR. Emre kollarını iki yana açardı: “Tam da yenecektim!” Oyun hep en güzel yerinde biterdi. O gün cebimde son elli kuruş kalmıştı. Burada okur seçer. “Yarım saat daha” derse: elli kuruşu tezgâha bıraktım, Kemal Abi bir tuşa bastı, yarım saat daha oynadım; süre bittiğinde annem kapıda belirdi. “Eve dön” derse: elli kuruşu yarına diye masanın çatlağına sıkıştırdım; dışarı çıktığımda sokak lambaları yanmıştı, annem kapıda bekliyordu. Elini uzattı: “Yemek soğuyor, hadi.” Süre biterdi; ertesi gün yine başlardı.

Küçük bir çocukken internet kafeye oyun oynamaya giderdim. Okul çıkışı, çantam sırtımda, koşa koşa.

En yakın arkadaşım Emre hep bir adım arkamdaydı; tezgâha ilk ben varırdım.

— Kaç saat, delikanlı?

Bir saat bir lira, yarım saat elli kuruştu. Bunu çarpım tablosundan önce öğrenmiştim.

Süremin elbet biteceğini bilirdim. Yine de oyunu büyük bir heyecanla açar, o anın tadını çıkarırdım.

Süre bitecek diye anksiyete krizleri geçirmez, elim ayağıma dolaşmazdı. Köşedeki sayıya arada bir bakardım, o kadar.

— Tam da yenecektim!

Oyun hep en güzel yerinde biterdi.

Cebimde son elli kuruş kalmıştı.

Yarım saat daha oynadım. Sonra annem kapıda belirdi.

Dışarıda sokak lambaları yanmıştı. Annem kapıda bekliyordu.

— Yemek soğuyor, hadi.

Süre biterdi; ertesi gün yine başlardı.

03 — SÜRE

Aradan yıllar geçti; camın ardında mevsimler döndü durdu. Masa aynı masaydı. Elli kuruşu sakladıysam hâlâ masanın çatlağındaydı; harcadıysam, bütün yarım saatlerimi burada harcamıştım ve hiçbirine acımadım. Şimdi ruhum, seksen doksan yıllık bir bilgisayar masasına oturmuş o son oyunu oynuyor gibi. Ekranın köşesinde bir sayı olması gerekirdi; bir çizgi vardı: KALAN SÜRE —. Hayat ile o oyunun ayrıştığı yer tam da burası: belirsizlik. Bir çocuk, süreyi uzatmak için ne kadar paraya ihtiyacı olduğunu bilir. Ben hâlâ bildiğimi sanıyordum. Cüzdanımı alıp tezgâha gittim. Saçları ağarmış Kemal Abi gözlüğünün üstünden bakıp yıllar önceki soruyu sordu: “Kaç saat?” Burada okur bir bedel söyler: yarım saat daha, bir yıl daha ya da ne isterse. Cevap hep aynıdır: “Süre uzatılmıyor.” Bütün paramı tezgâha döktüysem Kemal Abi onları toplayıp geri itti: “Mesele para değil, evlat.” Sonra iki parmağıyla tezgâha bantlı, sararmış bir kâğıda vurdu: SÜRE UZATMA YOKTUR. Bizim ise süreyi uzatma şansımız yok, bedeli ne olursa olsun.

Aradan yıllar geçti. Masa aynı masaydı. Yarına sakladığım elli kuruş hâlâ masanın çatlağındaydı.

Aradan yıllar geçti. Masa aynı masaydı. Bütün yarım saatlerimi burada harcamıştım; hiçbirine acımadım.

Şimdi ruhum, seksen doksan yıllık bir bilgisayar masasına oturmuş o son oyunu oynuyor gibi.

Köşede bir sayı olması gerekirdi. Bir çizgi vardı.

Hayat ile o oyunun ayrıştığı yer tam da burası: belirsizlik.

Bir çocuk, süreyi uzatmak için ne kadar paraya ihtiyacı olduğunu bilir. Ben hâlâ bildiğimi sanıyordum.

— Kaç saat?

Bizim ise süreyi uzatma şansımız yok, bedeli ne olursa olsun.

04 — ÖLÜMCÜL HASTALIK

Masama dönerken salona ilk kez gerçekten baktım. Masalarda hayatımın insanları oturuyordu: dedem, babam, Emre, annem; tanımadığım, sonra tanıyacağım yüzler. Herkesin ekranının köşesinde aynı çizgi vardı. Kimse kendi süresini göremiyordu; başkasınınkini de. Arkamdaki kapı açıldı, zil çaldı; genç bir çift, bebek arabasıyla içeri girdi. Kapı her açıldığında ensemde aynı soğuk. Gelen de açıyordu o kapıyı, giden de. “Yaşamak” adlı ölümcül bir hastalığa yakalandım. Ölmek üzereyim. Hepimiz öyleyiz.

Masama dönerken salona ilk kez gerçekten baktım. Masalarda hayatımın insanları oturuyordu. Dedem, babam, Emre, annem; tanımadığım, sonra tanıyacağım yüzler.

Herkesin ekranının köşesinde aynı çizgi vardı. Kimse kendi süresini göremiyordu; başkasınınkini de.

Arkamdaki kapı her açıldığında ensemde aynı soğuk. Gelen de açıyordu o kapıyı, giden de.

“Yaşamak” adlı ölümcül bir hastalığa yakalandım.

Ölmek üzereyim. Hepimiz öyleyiz.

05 — BİRER BİRER

Eskiden görmezden gelirdim; “Beni bulmaz” derdim. O son duygusunun gerçekliğini, yakınlarımı birer birer kaybetmeye başladığımda anladım. İlk giden dedem oldu. Bir kış günü ekranında SÜRENİZ DOLMUŞTUR yazısı belirdi; okudu, başını salladı, şaşırmadı bile. Paltosunu giydi, giderken elini omzuma koydu: “Annene iyi bak.” Kasketi masada kaldı. Bir yaz akşamı Emre, çakmağının kapağını açıp kapatarak sordu: “Cumartesi maç var. Geliyorsun, değil mi?” “Gelirim. Bu sefer ben yenerim.” Gülerken ekranı karardı. Bana baktı, çakmağı masaya bıraktı, kalktı, arkasına bakmadan gitti. Emre otuz dört yaşındaydı. Hep bir adım arkamdan gelirdi; bu sefer benden önce gitti. Çakmağını bir kez çaktım. Dün karşımda kanlı canlı duran, sesiyle, nefesiyle var olan biri nasıl olur da bir anda “yok” olabilir? Bir kış gecesi sıra babama geldi. Gözlüğünü katlayıp gömleğinin cebine koydu. Dönüp bana baktı. Hiçbir şey söylemedi; hep öyleydi. Aslında insanı asıl yıkan şey, kendi eylemlerinin veya kararlarının sonuçlarıyla yüzleşmek değil; sevdiklerinin ölümüne şahitlik etmek. Bu, ölümün kendisinden bile daha ağır bir yük.

Eskiden görmezden gelirdim. “Beni bulmaz” derdim.

O son duygusunun gerçekliğini, yakınlarımı birer birer kaybetmeye başladığımda anladım.

İlk giden dedem oldu. Ekranındaki yazıyı okudu, başını salladı; şaşırmadı bile.

— Annene iyi bak.

— Cumartesi maç var. Geliyorsun, değil mi?

— Gelirim. Bu sefer ben yenerim.

Emre otuz dört yaşındaydı. Hep bir adım arkamdan gelirdi; bu sefer benden önce gitti.

Dün karşımda kanlı canlı duran, sesiyle, nefesiyle var olan biri nasıl olur da bir anda “yok” olabilir?

Bir kış gecesi sıra babama geldi. Gözlüğünü katlayıp gömleğinin cebine koydu. Dönüp bana baktı. Hiçbir şey söylemedi; hep öyleydi.

Aslında insanı asıl yıkan şey, kendi eylemlerinin veya kararlarının sonuçlarıyla yüzleşmek değil; sevdiklerinin ölümüne şahitlik etmek.

Bu, ölümün kendisinden bile daha ağır bir yük.

06 — HİÇLİK

Dışarıda kar yağıyordu. Masalarda bıraktıkları duruyordu: dedemin kasketi, Emre’nin çakmağı. Sandalyeleri hâlâ sıcaktı. Emre’nin masasına oturup ekranını uyandırdım; skor tablosunda adı hâlâ en üstteydi. Var olduğum için asla tamamen “yok” olamayacağımı biliyorum; çünkü eğer gerçekten yok olursam, aslında hiç var olmamışım demektir. Varlığın olduğu yerde yokluk, ancak bir algı yanılmasıdır. Olmuş bir şey, olmamış olamaz. Bu bana yetiyordu; çoğu gece.

Masalarda bıraktıkları duruyordu: dedemin kasketi, Emre’nin çakmağı. Sandalyeleri hâlâ sıcaktı.

Skor tablosunda Emre’nin adı hâlâ en üstteydi.

Var olduğum için asla tamamen “yok” olamayacağımı biliyorum; çünkü eğer gerçekten yok olursam, aslında hiç var olmamışım demektir.

Varlığın olduğu yerde yokluk, ancak bir algı yanılmasıdır.

Olmuş bir şey, olmamış olamaz. Bu bana yetiyordu; çoğu gece.

07 — VEDA

Yine de endişem kendi sonumdan ziyade, sevdiklerimin gidişiyle ilgili. Annem sağımdaki masadaydı; kucağında yarım bir atkı vardı. Ekranı arada bir kararıyor, sonra geri geliyordu. Doktorun söylediklerinden aklımda tek kelime kalmıştı: ölümcül. Annem monitörün kenarına iki kez vurdu: “Eski bunlar. Vurunca düzeliyor.” O gün Kemal Abi’den ne istediysem, kiminle geçirmek istediğimi şimdi biliyordum. Ekranı yine karardı; annem örgüsüne döndü. Burada okur seçer. “Ona dön” derse: sandalyemi ona çevirdim, birlikte oynadık; tuşları karıştırıp “Hangisine basıyordum ben?” diye sordu ve güldü. Ekranının köşesine bir kez bile bakmadım. “Ekranını izle” derse: gözüm ekranının köşesinde kaldı; yanımda bir şeye güldü, ben hâlâ o köşeye bakıyordum. Baktığımda gülüşü bitmişti. Yine de sandalyemi ona döndürdüm. Atkı her gün birkaç sıra uzuyordu. Veda da her sabah yeniden başlıyordu; en uzun veda buydu. Bir sabah ekranında o yazı belirdi. Bana döndü, yarım atkıyı şişleriyle birlikte boynuma doladı: “Üşüme.” Kalktı, saçıma bir kez dokundu, kapıdan çıktı. Sonra bir anda bitti. En kısa veda da buydu.

Yine de endişem kendi sonumdan ziyade, sevdiklerimin gidişiyle ilgili. Annem sağımdaki masadaydı. Kucağında yarım bir atkı vardı.

Ekranı arada bir kararıyor, sonra geri geliyordu. Doktorun söylediklerinden aklımda tek kelime kalmıştı: ölümcül.

— Eski bunlar. Vurunca düzeliyor.

O gün Kemal Abi’den yarım saat daha istemiştim. Kiminle geçirmek istediğimi şimdi biliyordum.

O gün Kemal Abi’den bir yıl daha istemiştim. Kiminle geçirmek istediğimi şimdi biliyordum.

O gün Kemal Abi’ye her şeyimi vermeye razıydım. Kimin için olduğunu şimdi biliyordum.

— Hangisine basıyordum ben?

Güldü. Ekranının köşesine bir kez bile bakmadım.

Yanımda bir şeye güldü. Ben hâlâ o köşeye bakıyordum.

Baktığımda gülüşü bitmişti. Yine de sandalyemi ona döndürdüm.

Atkı her gün birkaç sıra uzuyordu. Veda da her sabah yeniden başlıyordu. En uzun veda buydu.

— Üşüme.

Sonra bir anda bitti. En kısa veda da buydu.

08 — İNADINA

Bir bahar öğleden sonrası kapı yine açıldı; ensemde o soğuk. Boynumda annemin atkısı vardı; aklımda gülüşü, ya da gülüşünün yarısı. Kapıdan bir çocuk koşarak girdi, bozukluklarını tezgâha döktü ve çantasını sırtından çıkarmadan yan masaya oturdu. Ekranının köşesinde 60:00 vardı. Süresinin elbet biteceğini biliyordu. Yine de oyununu büyük bir heyecanla açtı. Benim köşemde hâlâ o çizgi vardı. Gözümü ondan çektim; oyunumu açtım. Çocuk ekranıma doğru eğildi, sandalyemi ona çevirdim; yan yana oynadık, güldük. Ölümcül bir hastalığa yakalanmış biriyle yaşamak, o veda anına hazırlanmak değil; her anı o sonun gölgesinde ama o sonun inadına yaşamaktır. YAŞAMAK. En uzun ve en kısa veda.

Bir bahar öğleden sonrası kapı yine açıldı. Ensemde o soğuk. Boynumda annemin atkısı vardı; aklımda gülüşü.

Bir bahar öğleden sonrası kapı yine açıldı. Ensemde o soğuk. Boynumda annemin atkısı vardı; aklımda gülüşünün yarısı.

Yan masaya bir çocuk oturdu, çantasını sırtından çıkarmadan. Süresinin elbet biteceğini biliyordu. Yine de oyununu büyük bir heyecanla açtı.

Benim köşemde hâlâ o çizgi vardı. Gözümü ondan çektim; oyunumu açtım.

Ölümcül bir hastalığa yakalanmış biriyle yaşamak, o veda anına hazırlanmak değil; her anı o sonun gölgesinde ama o sonun inadına yaşamaktır.

02 — ÖTE

Geri dönüşü olmayan bir yolculuğa kim imza atar?

01 — İMZA

Onu, masanın üzerine konmuş evrakları imzalarken izliyorduk. Biz camın bu tarafındaydık, karanlıkta; o, tek bir lambanın aydınlattığı koyu renk ahşap bir masada oturuyordu. Bu, hayatı hakkında vereceği en ciddi kararlardan biriydi. Belki de en ciddisi. Mavi mürekkepli kalemi parmaklarının arasında çeviriyor, gerçekten bunu isteyip istemediğini düşünüyordu. Bekledik. Bu odada kimse aceleye getirilmezdi. Önündeki sayfaların tamamı, bu hizmeti sunan şirketi koruyan maddelerle doluydu. On dördüncü maddede durdu: para iadesi yalnızca şirketle bir şekilde yeniden iletişime geçebilen kişilere yapılıyordu. Başını kaldırıp karşısındaki görevliye baktı; görevli kıpırdamadı. Arkasında, geldiği kapı kapalıydı. Daha önce böyle bir şey olmamıştı; çünkü bu noktadan sonra geri dönen kimse yoktu. Son kâğıt da önüne sürüldü. Altında, imzası için bırakılmış boş bir çizgi vardı; üstünde iki satır: “Bizi seçtiğiniz için teşekkür ederiz. Hayatınız, hayatımızdır…” Cümle, kulağına yapışıp kaldı. Masanın kenarındaki tepside bir anahtarlık, boş bir cüzdan ve yüzü masaya dönük bir fotoğraf duruyordu. Neredeyse tüm varlığını bu hizmete yatırmıştı. Cebinde beş kuruşu bile kalmamıştı ve artık geri dönüş ihtimali de yoktu. İmzasını attı. Kalemi bıraktı, evrakları masanın öteki tarafındaki adama uzattı. Her şey eksiksizdi. Her zaman olduğu gibi.

Onu, masanın üzerine konmuş evrakları imzalarken izliyorduk. SCROLL

Bu, hayatı hakkında vereceği en ciddi kararlardan biriydi. Belki de en ciddisi.

Mavi mürekkepli kalemi parmaklarının arasında çeviriyor, gerçekten bunu isteyip istemediğini düşünüyordu. Bekledik. Bu odada kimse aceleye getirilmezdi.

Önündeki sayfaların tamamı, bu hizmeti sunan şirketi koruyan maddelerle doluydu. Para iadesi yalnızca şirketle bir şekilde yeniden iletişime geçebilen kişilere yapılıyordu.

Daha önce böyle bir şey olmamıştı; çünkü bu noktadan sonra geri dönen kimse yoktu.

Son kâğıt da önüne sürüldü. Altında, imzası için bırakılmış boş bir çizgi vardı.

“Bizi seçtiğiniz için teşekkür ederiz. Hayatınız, hayatımızdır…”

Cümle, kulağına yapışıp kaldı.

Neredeyse tüm varlığını bu hizmete yatırmıştı. Cebinde beş kuruşu bile kalmamıştı ve artık geri dönüş ihtimali de yoktu.

Kalemi bıraktı, evrakları masanın öteki tarafındaki adama uzattı. Her şey eksiksizdi. Her zaman olduğu gibi.

02 — KAPI

Görevli, hiçbir şey söylemeden başıyla işaret etti. Arkasındaki kapıya dönüp bakmadı bile. Geldiği kapının tam karşısında duran başka bir kapıdan geçmesi istendi. Masanın çevresinden dolaşıp o kapıya yürüdü. Kapı ağır ağır açıldı; aralıktan soğuk, beyaz bir ışık taştı. İçeri girdi. Beyaz bir koridorda korumalar ve görevliler çevresini sardı; adımları aynı tempoda yankılandı. Asansöre bindirildi. Yanında, önünde ve arkasında korumalar ve görevliler vardı. Kimse konuşmuyordu. Kimse ona bakmıyordu da. Asansör yükseldikçe içindeki basınç artıyor gibiydi. Kat göstergesi, binanın kat sayısını çoktan geçmişti; rakamlar okunamayacak kadar hızlı akıyordu. Son kata ulaştıklarında, artık bir binada değil, bir uzay mekiğinin içindeydi. Asansörün kapıları arkasından kapandı, üstlerindeki ışık kırmızıya döndü. Geri dönüş yoktu.

Görevli, hiçbir şey söylemeden başıyla işaret etti. Arkasındaki kapıya dönüp bakmadı bile.

Geldiği kapının tam karşısında duran başka bir kapıdan geçmesi istendi.

Kapı ağır ağır açıldı. Aralıktan soğuk, beyaz bir ışık taştı. İçeri girdi.

Asansöre bindirildi. Yanında, önünde ve arkasında korumalar ve görevliler vardı. Kimse konuşmuyordu. Kimse ona bakmıyordu da.

Asansör yükseldikçe içindeki basınç artıyor gibiydi. Kat göstergesi, binanın kat sayısını çoktan geçmişti.

Son kata ulaştıklarında, artık bir binada değil, bir uzay mekiğinin içindeydi.

Geri dönüş yoktu.

03 — YOLCULAR

Onun gibi otuz iki kişi daha vardı. Bütün başlar ona döndü. Otuz üçüncü yolcu oydu. Hepsi servetlerini bu şirkete devretmiş, aynı sona doğru yolculuğa çıkmayı kabul etmişti. Aralarında elinde mavi bir yumakla yaşlı bir kadın, sırtında gitar kılıfı taşıyan bir genç, el ele tutuşmuş yaşlı bir çift, bileğinde beyaz bir hastane bilekliği olan bir kadın, saatine bakıp duran takım elbiseli bir adam vardı. Başlarıyla selamlaştılar, sonra bakışlarını kaçırdılar. Kimse kimseye adını sormadı. Sormak, bir sonraki soruyu getirirdi. Bir anons yapıldı: “Lütfen herhangi bir koltuğa oturun. Numaraların bir önemi yok.” Herkes rastgele bir koltuğa oturdu. Kimse pencere için tartışmadı. Ona pencere kenarı düştü. Yanına yaşlı bir kadın oturdu; örgüsünü kucağına bırakıp önce onun kemerini bağladı.

Onun gibi otuz iki kişi daha vardı. Bütün başlar ona döndü. Otuz üçüncü yolcu oydu.

Hepsi servetlerini bu şirkete devretmiş, aynı sona doğru yolculuğa çıkmayı kabul etmişti.

Kimse kimseye adını sormadı. Sormak, bir sonraki soruyu getirirdi.

— Lütfen herhangi bir koltuğa oturun. Numaraların bir önemi yok.

Herkes rastgele bir koltuğa oturdu. Kimse pencere için tartışmadı.

Ona pencere kenarı düştü. Yanına yaşlı bir kadın oturdu; örgüsünü kucağına bırakıp önce onun kemerini bağladı.

04 — KALKIŞ

Panelde geri sayım başladı. Herkes kemerini bağlamıştı; yaşlı çift kolçağın üstünden el ele tutuşuyordu. İtici motorlar çalıştı. Şiddetli bir G kuvveti altında, kemerleri sıkıca bağlı yolcular Dünya atmosferini terk etti. Mekik, bir ateş sütununun ucunda bulutları delip geçti. Yaşlı kadın sarsıntı boyunca onun elini bırakmadı. Bulutlar aşağıda kaldı; pencerede mavi önce inceldi, sonra bitti. Motorlar sustu. Yaşlı kadının yumağı kucağından kalkıp havada asılı kaldı. Panelde rota belirdi. Rota, galaksinin merkeziydi.

İtici motorlar çalıştı.

Şiddetli bir G kuvveti altında, kemerleri sıkıca bağlı yolcular Dünya atmosferini terk etti. Yaşlı kadın sarsıntı boyunca onun elini bırakmadı.

Bulutlar aşağıda kaldı; pencerede mavi önce inceldi, sonra bitti.

Motorlar sustu. Yaşlı kadının yumağı kucağından kalkıp havada asılı kaldı. Rota, galaksinin merkeziydi.

05 — YOLCULUK

Yolculuk yıllar sürecekti. Bu, sözleşmenin ikinci sayfasında yazıyordu. Gemi, son teknoloji sistemlerle donatılmıştı; yeterli erzak, simülasyon alanları, eğlence modülleri vardı. Simülasyon alanında her sabah aynı sahil açılıyor, dalgalar her sabah aynı yerde kırılıyordu. Yaşlı çift, şezlonglarında el ele, hiçbir sabahı kaçırmadı. Akşamları dinlenme salonunda satranç oynanıyor, yaşlı kadın koltuğunda örgüsünü örüyordu. Gitarını yanında getiren genç her akşam aynı şarkıyı çalıyor, hiç bitirmiyordu. Bileğinde hastane bilekliği olan kadın her seferinde son notayı bekliyordu. Kimse sıkılmıyordu. Neredeyse bir tatil gibiydi.

Yolculuk yıllar sürecekti. Bu, sözleşmenin ikinci sayfasında yazıyordu.

Gemi, son teknoloji sistemlerle donatılmıştı; yeterli erzak, simülasyon alanları, eğlence modülleri vardı.

Simülasyon alanında her sabah aynı sahil açılıyor, dalgalar her sabah aynı yerde kırılıyordu. Yaşlı çift, şezlonglarında el ele, hiçbir sabahı kaçırmadı.

Gitarını yanında getiren genç her akşam aynı şarkıyı çalıyor, hiç bitirmiyordu. Bileğinde hastane bilekliği olan kadın her seferinde son notayı bekliyordu.

Kimse sıkılmıyordu. Neredeyse bir tatil gibiydi.

06 — SOLUK MAVİ NOKTA

Herkes pencerelerden “soluk mavi nokta”ya bakıyordu. Dünya hızla küçülüyordu; önce bir avuç kadardı, sonra bir parmak ucu kadar. Bu, onu son görüşleriydi. Burada okur seçer. Son kez baktıysa, alnını soğuk cama dayadı ve gözünü noktadan ayırmadı: nokta küçüldü, bir ışık zerresine dönüştü; sonra yıldızlardan biri oldu ve hangisi olduğunu bir daha bulamadı. Gözlerini kapattıysa, alnını cama dayadı ve gözlerini yumdu: Dünya’yı bir nokta olarak hatırlamayacaktı; büyük, mavi ve yakın hatırlayacaktı. Gözlerini açtığında pencerede yalnızca yıldızlar vardı. Gemi ile NASA ve diğer yatırımcı-destekçi ortaklar arasında kesintili de olsa veri ve bilgi akışı sağlanıyordu. Yolcular, adeta bir göreve gönderilmiş askerler gibi raporlar veriyordu. Takım elbiseli adam her seferinde hazır ol vaziyetinde duruyordu. Sıra ona geldiğinde, kabinin ekranında tek bir satır vardı: “Rapor verin.” Burada da okur seçer. “Her şey yolunda.” dediyse, kameraya başıyla kısa bir selam verdi. “Dünya’yı görmeliydiniz.” dediyse, kamerayı pencereye çevirdi; görüntüde yalnızca yıldızlar vardı. “Korkmuyorum.” dediyse, gözünü kırpmadan kameranın tam ortasına baktı. Paket gönderildi; ekranda “Yanıt bekleniyor” yazısı hiç kaybolmadı. Raporları biz alıyorduk; hepsini okuyor, hepsini dosyalıyorduk. Cevap yazmak sözleşmede yoktu. Yıllar geçti. Yaşlı kadının atkısı salonu boydan boya aştı, kapıdan çıkıp koridora uzandı. Kime ördüğünü kimse sormadı.

Herkes pencerelerden “soluk mavi nokta”ya bakıyordu. Dünya hızla küçülüyordu; önce bir avuç kadardı, sonra bir parmak ucu kadar.

Bu, onu son görüşleriydi.

Nokta küçüldü, bir ışık zerresine dönüştü. Sonra yıldızlardan biri oldu; hangisi olduğunu bir daha bulamadı.

Dünya’yı bir nokta olarak hatırlamayacaktı; büyük, mavi ve yakın hatırlayacaktı. Gözlerini açtığında pencerede yalnızca yıldızlar vardı.

Gemi ile NASA ve diğer yatırımcı-destekçi ortaklar arasında kesintili de olsa veri ve bilgi akışı sağlanıyordu.

Yolcular, adeta bir göreve gönderilmiş askerler gibi raporlar veriyordu. Takım elbiseli adam her seferinde hazır ol vaziyetinde duruyordu.

Raporları biz alıyorduk; hepsini okuyor, hepsini dosyalıyorduk. Cevap yazmak sözleşmede yoktu.

Yıllar geçti. Yaşlı kadının atkısı salonu boydan boya aştı, kapıdan çıkıp koridora uzandı. Kime ördüğünü kimse sormadı.

07 — VARIŞ

Sonunda vardılar. Önlerinde, ışığın bile geri dönemediği bir karanlık vardı. Çevresinde bir halka yanıyordu. Yaklaştıkça arkalarında kalan yıldızların ışığı maviye döndü. Dünya’dan gelen sinyaller sıklaştı; tarih damgaları okunamayacak kadar hızlı akıyordu. Orada yıllar geçiyordu; gemide birkaç dakika. Gemi olay ufkunu geçti. İçeride hiçbir şey değişmedi. Artık kesin olarak geri dönüş yoktu. Kara deliğin içine doğru sürükleniyorlardı. Arkalarındaki pencereye döndü. Dünya’ya son kez baktıysa, yine baktı; gözlerini kapattıysa, bu kez kapatmadı. Geride kalan bütün evren, parlak bir halkaya sığmıştı. Gitarlı genç şarkıyı ilk kez sonuna kadar çaldı. Bilekliği olan kadın beklediği notayı duydu. Yaşlı kadın atkının son ilmeğini bağladı. Sonra halkanın ışığı pencereden taştı ve her şeyi beyaza boğdu.

Sonunda vardılar.

Önlerinde, ışığın bile geri dönemediği bir karanlık vardı. Çevresinde bir halka yanıyordu.

Yaklaştıkça arkalarında kalan yıldızların ışığı maviye döndü.

Dünya’dan gelen sinyaller sıklaştı; tarih damgaları okunamayacak kadar hızlı akıyordu. Orada yıllar geçiyordu; gemide birkaç dakika.

Gemi olay ufkunu geçti.

Artık kesin olarak geri dönüş yoktu. Kara deliğin içine doğru sürükleniyorlardı.

Yine pencereden baktı. Geride kalan bütün evren, parlak bir halkaya sığmıştı.

Bu kez gözlerini kapatmadı. Geride kalan bütün evren, parlak bir halkaya sığmıştı.

Pencereden baktı. Geride kalan bütün evren, parlak bir halkaya sığmıştı.

Gitarlı genç şarkıyı ilk kez sonuna kadar çaldı. Bilekliği olan kadın beklediği notayı duydu. Yaşlı kadın atkının son ilmeğini bağladı.

08 — ANAHTAR

Bizim ekranlarımızda gemi olay ufkunu hiç geçmedi. Son görüntüsü ufkun kıyısında donup kaldı; kızardı, soldu. Paketler seyrekleşti. Sonra hiç gelmedi. Ekranda tek bir satır kaldı: K3 · SİNYAL YOK. İmza masasındaki görevli onun tek raporunu yüksek sesle okudu: “Yolcu otuz üç. Tek raporu: …” Ardından okurun seçtiği cümle gelir: “Her şey yolunda.”, “Dünya’yı görmeliydiniz.” ya da “Korkmuyorum.” Sesini yükseltmeden, alçaltmadan okudu. Sonra dosyayı kapattık. Bu, şirketin rutin olarak yaptığı bir şeydi. Odaya yeni bir dosya yığını getirildi; en üstteki formun başlığında “Ötenazi Talep Formu” yazıyordu. Ötenazi taleplerini bilimsel keşiflerle birleştiriyor, böylece insanlık adına büyük veriler elde ediliyordu. Kara deliğe gönderilen üçüncü ekip onlardı. Duvardaki levhalarda önceki ekiplerin gittiği yerler yazıyordu: Venüs, Merkür, Europa, Titan, 433 Eros, Mariana Çukuru… Her levhanın altında aynı sayı vardı: otuz üç. Şirket daha önce gezegenlere, uydulara, asteroitlere, okyanusların en derin noktalarına ekipler yollamıştı. İnsan yaşamı için mümkün olmayan, daha önce gidilmemiş ve hakkında yeterli bilgi bulunmayan yerlere… Ölmek isteyen insanları, bilinmeyene açılan kapıların anahtarı olarak kullanıyordu. İmza odasında, aynı lambanın altında, yeni bir müşteri aynı mavi kalemi parmaklarının arasında çeviriyordu. Onu, masanın üzerine konmuş evrakları imzalarken izliyorduk. ÖTE. Hayatınız, hayatımızdır.

Bizim ekranlarımızda gemi olay ufkunu hiç geçmedi.

Son görüntüsü ufkun kıyısında donup kaldı; kızardı, soldu. Paketler seyrekleşti. Sonra hiç gelmedi.

— Yolcu otuz üç. Tek raporu: “Her şey yolunda.”

— Yolcu otuz üç. Tek raporu: “Dünya’yı görmeliydiniz.”

— Yolcu otuz üç. Tek raporu: “Korkmuyorum.”

— Yolcu otuz üç. Rapor yok.

Sesini yükseltmeden, alçaltmadan okudu. Sonra dosyayı kapattık.

Bu, şirketin rutin olarak yaptığı bir şeydi.

Ötenazi taleplerini bilimsel keşiflerle birleştiriyor, böylece insanlık adına büyük veriler elde ediliyordu.

Kara deliğe gönderilen üçüncü ekip onlardı.

Şirket daha önce gezegenlere, uydulara, asteroitlere, okyanusların en derin noktalarına ekipler yollamıştı.

İnsan yaşamı için mümkün olmayan, daha önce gidilmemiş ve hakkında yeterli bilgi bulunmayan yerlere…

Ölmek isteyen insanları, bilinmeyene açılan kapıların anahtarı olarak kullanıyordu.

Onu, masanın üzerine konmuş evrakları imzalarken izliyorduk.

03 — TEK AYAK

Bunu kim attı?

01 — DERS

Cuma, son ders. Zile yirmi sekiz dakika vardı. Öğretmen, sırtı sınıfa dönük hâlde tahtada dersini anlatıyordu. Tahtanın sol üst köşesinde “Kuvvet ve Hareket” yazıyordu. “Dengelenmiş kuvvetlerin etkisindeki bir cisim, duruyorsa durmaya devam eder,” dedi ve cümleyi tahtanın sağ yarısına yazdı. Ekim güneşi yüksek pencerelerden içeri uzanıyor, tebeşir tozu ışığın içinde ağır ağır dönüyordu. Öğretmen bu cümleyi otuz yıldır, her güz, aynı yatık harflerle yazıyordu. Duvar saati 15.12’yi gösteriyordu. Sınıf her zamanki gibi sessiz görünüyordu. Bütün başlar defterlere eğilmişti; arka köşedeki üçü, biraz fazla.

Cuma, son ders. Zile yirmi sekiz dakika var. SCROLL

Öğretmen, sırtı sınıfa dönük hâlde tahtada dersini anlatıyordu.

— Dengelenmiş kuvvetlerin etkisindeki bir cisim, duruyorsa durmaya devam eder.

Ekim güneşi yüksek pencerelerden içeri uzanıyor, tebeşir tozu ışığın içinde ağır ağır dönüyordu. Öğretmen bu cümleyi otuz yıldır, her güz, aynı yatık harflerle yazıyordu.

Sınıf her zamanki gibi sessiz görünüyordu. Bütün başlar defterlere eğilmişti; arka köşedeki üçü, biraz fazla.

02 — UÇAK

Sıraların üstünde fen dersi işleniyordu; altında ise havacılık. Arka sıralarda Salim, Eren ve İbrahim oturuyordu; üçü bir araya geldi mi, bir şey olurdu. Uçağı Salim katlıyordu: sıranın altında, kenarında kırmızı mürekkep olan bir kâğıdı önce ortadan katladı, sonra köşelerini, en son kanatlarını. Karnede bunun dersi yoktu; olsaydı, Salim okul birincisi olurdu. Uçak arkaya, Eren’e geçti. Eren keçeli kalemin kapağını dişleriyle açıp kanada bir şeyler yazdı; gülmemeye çalıştığı için harfler biraz kaydı. Sonra uçak İbrahim’e geçti. İbrahim bir gözünü kapattı; pist, sıraların arasındaki koridordu. Sınıf hâlâ sessiz görünüyordu; ta ki öğretmenin kulağına fısıltılar ve bastırılmaya çalışılan gülüşmeler gelene kadar. Tebeşir, harfin ortasında durdu. Tam o anda, kafasına kâğıttan yapılmış bir uçak çarptı ve ayağının dibine düştü.

Sıraların üstünde fen dersi işleniyordu; altında ise havacılık.

Arka sıralarda Salim, Eren ve İbrahim oturuyordu. Üçü bir araya geldi mi, bir şey olurdu.

Uçağı Salim katlıyordu: önce ortadan, sonra köşeleri, en son kanatları. Karnede bunun dersi yoktu; olsaydı, Salim okul birincisi olurdu.

Uçak arkaya, Eren’e geçti. Eren keçeli kalemin kapağını dişleriyle açıp kanada bir şeyler yazdı. Gülmemeye çalıştığı için harfler biraz kaydı.

Sonra İbrahim’e. İbrahim bir gözünü kapattı; pist, sıraların arasındaki koridordu.

Sınıf hâlâ sessiz görünüyordu; ta ki öğretmenin kulağına fısıltılar ve bastırılmaya çalışılan gülüşmeler gelene kadar.

Tam o anda, kafasına kâğıttan yapılmış bir uçak çarptı.

03 — SESSİZLİK

İçinde bir öfke kabardı; tebeşir parmaklarının arasında kırıldı. Bu işin Salim, Eren ve İbrahim’den başkası olamayacağını biliyordu. Sert bir hareketle arkasını döndü. “Bunu kim attı?” diye haykırdı. Sınıfta derin bir sessizlik oldu; duvar saatinin tıkırtısı bile duyuluyordu. Sen de o sıralardan birindeydin ve gözlerin bir yere kaçtı. Salim’e baktıysan: Salim tavandaki su lekesine, onu hayatında ilk kez görüyormuş gibi bakıyordu; öğretmenin gözleri, senin baktığın yere, Salim’e kaydı, Salim ise tavanı incelemeyi sürdürdü. İbrahim’e baktıysan: İbrahim’in kulakları kıpkırmızıydı, çünkü kulakları her zaman ondan önce itiraf ederdi; öğretmenin gözleri İbrahim’e kaydı ve kulaklar bir ton daha kızardı. Eren’e baktıysan: Eren başını kaldırmış, öğretmene bakıyordu, sınıfta gözünü kaçırmayan tek kişi oydu; öğretmenin gözleri Eren’e kaydı ve bir an öylece bakıştılar. Önüne baktıysan: sıranda pergel ucuyla kazınmış eski bir kalp vardı; kimseyi ele vermedin, ama öğretmenin senin bakışına ihtiyacı yoktu, gözü zaten arka köşedeydi. Öğretmen, yere düşen kâğıdı aldı, dikkatlice düzeltti. Uçağın yan tarafında özensiz harflerle “S.E.I Havayolları” yazıyordu. Uçak, geçen haftaki sınavın kâğıtlarından biriydi; ucunda, kendi kırmızı kalemiyle yazdığı 100 ve “Aferin” duruyordu. Ucuna bakarken ağzından öfke dolu sözler dökülüyordu. “Eren… sen de mi bunlara katıldın? Aferin oğlum,” dedi, alayla karışık bir tonla. Sonra uçağı avucuna vurdu ve sertçe ekledi: “Üçünüz de tahtaya gelin.”

İçinde bir öfke kabardı. Bu işin Salim, Eren ve İbrahim’den başkası olamayacağını biliyordu.

Sert bir hareketle arkasını döndü.

— Bunu kim attı?

Sınıfta derin bir sessizlik oldu; duvar saatinin tıkırtısı bile duyuluyordu.

Öğretmenin gözleri, senin baktığın yere, Salim’e kaydı. Salim tavanı incelemeyi sürdürdü.

Öğretmenin gözleri, senin baktığın yere, İbrahim’e kaydı. Kulakları bir ton daha kızardı.

Öğretmenin gözleri, senin baktığın yere, Eren’e kaydı. Bir an öylece bakıştılar.

Öğretmenin senin bakışına ihtiyacı yoktu; gözü zaten arka köşedeydi.

Öğretmen, yere düşen kâğıdı aldı, dikkatlice düzeltti.

Uçağın yan tarafında özensiz harflerle “S.E.I Havayolları” yazıyordu.

Uçak, geçen haftaki sınavın kâğıtlarından biriydi. Ucunda, kendi kırmızı kalemiyle yazdığı 100 ve “Aferin” duruyordu.

Ucuna bakarken ağzından öfke dolu sözler dökülüyordu. “Eren… sen de mi bunlara katıldın? Aferin oğlum,” dedi, alayla karışık bir tonla.

— Üçünüz de tahtaya gelin.

04 — CEZA

Salim, Eren ve İbrahim başlarını öne eğerek kalktılar. Öğretmen onlara bakmadı bile; gözü hâlâ elindeki uçaktaydı. Uçağı bir işaret çubuğu gibi kaldırıp tahtanın yanındaki köşeyi gösterdi: “Çöp köşesinde, ayakta duracaksınız. Hemen oraya.” Bütün başlar onları izlerken üçü de sırayla çöpün yanına geçip dizildi. “Bir ayağınızı kaldırın. Tek ayak, zil çalana kadar.” Önce Salim ayağını yerden kaldırdı, sonra İbrahim… Bir an sonra hepsi Eren’e baktı. Sen de; az önce önüne bakmış olsan bile, bu kez sen de.

Salim, Eren ve İbrahim başlarını öne eğerek kalktılar. Öğretmen onlara bakmadı bile; gözü hâlâ elindeki uçaktaydı.

— Çöp köşesinde, ayakta duracaksınız. Hemen oraya.

Üçü de sırayla çöpün yanına geçip dizildi.

— Bir ayağınızı kaldırın. Tek ayak, zil çalana kadar.

Önce Salim ayağını yerden kaldırdı, sonra İbrahim…

Bir an sonra hepsi Eren’e baktı. Sen de.

Bir an sonra hepsi Eren’e baktı. Bu kez sen de.

05 — SAHNE

“Cezadan yırttı piç!” dediler fısıltıyla Salim ile İbrahim; ardından bastıramadıkları bir kahkaha patladı, önce ikisinden, sonra bütün sınıftan. Kime güldüklerini kimse tam bilmiyordu: öğretmene mi, cezaya mı, Eren’e mi? Öğretmen gözlüğünü çıkarıp burnunun üstünü sıktı. Eren ise tekerlekli sandalyesinde sessizce duruyor, olan biteni izliyordu. Yüzünde ne bir şaşkınlık ne de bir üzüntü vardı. Hayatında hiçbir şey değişmemişti; sınıfta olup bitenler, onun için sadece akıp giden bir sahneden ibaretti. Etrafında dakikalar akıp gitti: kahkaha dindi, öğretmen tahtaya döndü, Salim ile İbrahim defalarca ayak değiştirdi, güneş sıraların üstünden kayıp sonunda köşeye, Eren’in üstüne düştü. Saat 15.40’ta zil çaldı ve herkes aynı anda kalktı. Eren, ışığın içinde, olduğu gibi kaldı.

— Cezadan yırttı piç!

Ardından bastıramadıkları bir kahkaha patladı. Önce ikisinden, sonra bütün sınıftan.

Kime güldüklerini kimse tam bilmiyordu: öğretmene mi, cezaya mı, Eren’e mi?

Eren ise tekerlekli sandalyesinde sessizce duruyor, olan biteni izliyordu.

Yüzünde ne bir şaşkınlık ne de bir üzüntü vardı.

Hayatında hiçbir şey değişmemişti; sınıfta olup bitenler, onun için sadece akıp giden bir sahneden ibaretti.

04 — ÖFKESEL DENEYİM SİMÜLASYONU

Devlet sana öfkeni boşaltacak bir oda verse, girer miydin?

01 — İSTİFA

Sabahtı; açık ofiste klavyeler tıkırdıyordu. Arif dört aydır aynı cümleyi prova ediyordu. Kendinden emin bir şekilde masasından kalktı. Etrafına, başındakilere uzunca bir bakış attı; herkes masasının başına gömülmüştü. Derin bir iç çekti, gözlüğünü ve kravatını düzeltti. Kısa ama sert adımlarla karşısındaki kapıya doğru ilerledi ve kapıyı çaldı. İçeriden “Gel” sesi geldi. Bir eliyle alnındaki boncuk gibi terleri silerken diğer eliyle kapıyı açtı; hızlıca içeri girdi ve kapıyı arkasından kapattı. Karşısındaki adam ayaklarını masaya uzatmış, elindeki telefonda bir şeyler kaydırıyordu. Başını kaldırmadan sordu: “Ne oldu?” “Efendim, rica etsem istifamı kabul eder misiniz? Dayanamıyorum artık. Dört aydır beni erteliyorsunuz. Lütfen tazminatımı verin ve istifamı kabul edin…” Patron güldü: “Hahaha… Üzgünüm Arif, seni bırakamam. Bize çok para kazandırıyorsun. Şimdi direkt işinin başına.” Arif “Ama efendim…” demeye kalmadan patron parmağını dudaklarına götürdü: “Şş… Hadi dışarı, çıkarken kapıyı kapat.” “Peki efendim.” dedi Arif. Seri adımlarla çıktı. Kapıyı bilerek açık bıraktı. Yerine dönerken ağzında küfürler geveliyordu.

Dört aydır aynı cümleyi prova ediyordu. SCROLL

Kendinden emin bir şekilde masasından kalktı.

Etrafına, başındakilere uzunca bir bakış attı. Herkes masasının başına gömülmüştü.

Derin bir iç çekti. Gözlüğünü ve kravatını düzeltti.

Kısa ama sert adımlarla karşısındaki kapıya doğru ilerledi. Kapıyı çaldı.

— Gel.

Bir eliyle alnındaki boncuk gibi terleri silerken diğer eliyle kapıyı açtı. Hızlıca içeri girdi ve kapıyı arkasından kapattı.

Karşısındaki adam ayaklarını masaya uzatmış, elindeki telefonda bir şeyler kaydırıyordu.

— Ne oldu?

— Efendim, rica etsem istifamı kabul eder misiniz? Dayanamıyorum artık.

— Dört aydır beni erteliyorsunuz. Lütfen tazminatımı verin ve istifamı kabul edin…

— Hahaha… Üzgünüm Arif, seni bırakamam.

— Bize çok para kazandırıyorsun. Şimdi direkt işinin başına.

— Ama efendim…

— Şş… Hadi dışarı, çıkarken kapıyı kapat.

— Peki efendim.

Seri adımlarla çıktı. Kapıyı bilerek açık bıraktı.

Yerine dönerken ağzında küfürler geveliyordu.

02 — YOL

Saat 18.00’de mesai bitti. Arif hızlıca toparlanıp asansöre doğru ilerledi. Fakat asansör dolmuştu; içeridekiler ona baktı, kimse kıpırdamadı ve kapılar yüzüne kapandı. Hemen merdivenlere yöneldi; basamakları üçer beşer inerek aşağı doğru ilerliyordu. Sonunda dış kapıya ulaştı. Hemen arabasına atladı ve dijital ekrandan rotayı oluşturdu. Gideceği yer belliydi: ÖFKE NÖBETİ. Ekranda yirmi üç dakika yazıyordu, varış 18.32. Yol boyunca radyoyu açmadı. Dudakları kıpırdıyordu; dört aydır söyleyemediklerini sıraya diziyordu. Şehrin ışıkları yanarken yol kenarından bir reklam panosu geçti: “Öfkenizi eve götürmeyin. Öfke Nöbeti.”

18.00

İş bitiminde hızlıca toparlanıp asansöre doğru ilerledi.

Fakat asansör dolmuştu. Kapılar yüzüne kapandı.

Hemen merdivenlere yöneldi. Basamakları üçer beşer inerek aşağı doğru ilerliyordu.

Sonunda dış kapıya ulaştı. Hemen arabasına atladı ve dijital ekrandan rotayı oluşturdu.

Gideceği yer belliydi:

ÖFKE NÖBETİ

Yol boyunca radyoyu açmadı. Dudakları kıpırdıyordu; dört aydır söyleyemediklerini sıraya diziyordu.

03 — HİZMET

Araçtan indi, hemen binaya girdi. Cephede yeşil harflerle ÖFKE NÖBETİ, altında “Ücretsiz kamu hizmeti” yazıyordu. Görevliler onu güler yüzle karşıladı: “Öfke Nöbeti hizmetine hoş geldiniz efendim. Umarım sinirleriniz tepenizdedir ve sizin için berbat bir gündür…” Onu hemen bir sandalyeye oturttular, kafasına bir aygıt geçirdiler. Boynuna kadar inen bu aygıt hafızasını tarıyor, öfkeli olduğu anların haritasını çıkarıyordu. Yükleme tamamlandı. Önüne gelen ekranda günün bütün öfkesi vardı, saat saat: sabah trafiği, yemekhane sırası, akşamki asansör… Tepelerden biri ötekilerden çok yüksekti: 09.14, patronun odası, yüzde doksan yedi. Ekran o anı saniye saniye açtı: kahkaha, “Bize çok para kazandırıyorsun” ve “Şş… Hadi dışarı.” (Hangisinin yeniden yaşanacağını okur seçer.) Arif, patronunun olduğu anı seçti. Görevli kopya sayısını sordu: isteğe göre bir veya daha fazla. (Okur bir ya da iki kopya seçer.) Ekranda tek bir siluet belirdi; iki kopya istendiyse yan yana iki siluet. Ek ücret yoktu; devlet karşılıyordu. Arif gözlüğünü çıkarıp avucuna aldı. Daha sonra görevliler bir cihazla gözlerine lens yerleştirdi; her şey bir an bulanıklaştı, sonra yeniden netleşti. Ardından bir hap yutturdular. Kıyafetlerini değiştirmesini istediler; ona açık gri, özel kıyafetler verdiler. “Gözlüğünüzü de bırakın. İçeride ihtiyacınız olmayacak.” dedi görevli. Arif gözlüğünü dolaba, katlanmış gömleğinin üstüne bıraktı.

Araçtan indi, hemen binaya girdi.

— Öfke Nöbeti hizmetine hoş geldiniz efendim.

— Umarım sinirleriniz tepenizdedir ve sizin için berbat bir gündür…

Onu hemen bir sandalyeye oturttular, kafasına bir aygıt geçirdiler. Boynuna kadar inen bu aygıt hafızasını tarıyor, öfkeli olduğu anların haritasını çıkarıyordu.

Önüne gelen ekranda günün bütün öfkesi vardı, saat saat. Tepelerden biri ötekilerden çok yüksekti.

Arif, patronunun olduğu anı seçti.

— Kopya sayısı? İsteğe göre bir veya daha fazla.

Ekranda tek bir siluet belirdi.

Ekranda yan yana iki siluet belirdi.

Daha sonra görevliler bir cihazla gözlerine lens yerleştirdi. Her şey bir an bulanıklaştı, sonra yeniden netleşti.

Ardından bir hap yutturdular.

Kıyafetlerini değiştirmesini istediler; ona özel kıyafetler verdiler.

— Gözlüğünüzü de bırakın. İçeride ihtiyacınız olmayacak.

04 — ODA

Yaklaşık beş dakika sonra onu bembeyaz bir odaya götürdüler. Odaya bıraktılar ve kapıyı kapattılar. Kapının yeri, duvarda ince bir çizgi olarak kaldı. Oda boştu; yalnızca bir köşede, hiçbir şeyin düşürmediği belli belirsiz bir gölge vardı. Her yer bir anda renklenmeye başladı. Beyazlık yerini bir ofise bırakmaya başladı. Etrafına baktığında beyaz duvarların ofise dönüşmesini piksel piksel, adım adım görebiliyordu. Tıpkı bir su birikintisine düşen havlunun kuru yerlerini suyun yavaş yavaş ele geçirmesi gibi, ofis pigmentleri de beyazlığı yavaş yavaş ele geçiriyordu… Oda, tıpkı bu sabahki gibi, patronunun odası olmuştu. Hatırlayabildiği her ayrıntısına kadar o anın tıpatıp aynısıydı; pencereden sabah güneşi giriyordu, oysa dışarıda akşam olalı bir saat olmuştu. Masasına ayaklarını uzatan bir adam belirdi. Tıpkı patronuna benziyordu; aynısıydı. İki kopya istendiyse pencerenin önünde bir tane daha belirdi; o da telefonuna bakıyordu.

Yaklaşık beş dakika sonra onu bembeyaz bir odaya götürdüler.

Odaya bıraktılar ve kapıyı kapattılar. Kapının yeri, duvarda ince bir çizgi olarak kaldı.

Her yer bir anda renklenmeye başladı.

Beyazlık yerini bir ofise bırakmaya başladı. Etrafına baktığında beyaz duvarların ofise dönüşmesini piksel piksel, adım adım görebiliyordu.

Tıpkı bir su birikintisine düşen havlunun kuru yerlerini suyun yavaş yavaş ele geçirmesi gibi, ofis pigmentleri de beyazlığı yavaş yavaş ele geçiriyordu…

Oda, tıpkı bu sabahki gibi, patronunun odası olmuştu. Hatırlayabildiği her ayrıntısına kadar o anın tıpatıp aynısıydı.

Masasına ayaklarını uzatan bir adam belirdi. Tıpkı patronuna benziyordu; aynısıydı.

Masasına ayaklarını uzatan bir adam belirdi. Pencerenin önünde bir tane daha. İkisi de tıpkı patronuna benziyordu; ikisi de aynısıydı.

05 — NÖBET

Masadaki adam, seçilen anın cümlesini söyledi: “Hahaha… Üzgünüm Arif, seni bırakamam” ya da “Bize çok para kazandırıyorsun” ya da “Şş… Hadi dışarı, çıkarken kapıyı kapat.” Arif kendinden geçerek bağırmaya başladı, patronunun yakasına yapıştı. Ağzına gelen bütün küfürleri söylüyordu: “Yeter artık! Senden çektiğim… Beni bir köle olarak burada tutamazsınız! Lanet olası!” Art arda yumruklar savurdu; patronun ağzı, burnu, yüzü, gözü dağılıyordu. Onu duvardan duvara vurdu. Bütün öfkesini kusuyordu. Patakladığı adam tıpkı patronuydu. O an yapamadığı şeyleri şu an yapabiliyordu. Her darbede ışık çakıyor, duvarlar yer yer beyaza dönüp yeniden ofis oluyordu. Öfkesi dinmemişti. Adamın kafasını monitöre, sonra duvara vurdu. Ardından kalemlikteki kalemlere uzandı… İki kopya varsa öteki bütün bu süre boyunca telefonuna bakıyordu; Arif sonra ona döndü. Sonra dindi.

— Hahaha… Üzgünüm Arif, seni bırakamam.

— Bize çok para kazandırıyorsun.

— Şş… Hadi dışarı, çıkarken kapıyı kapat.

Kendinden geçerek bağırmaya başladı, patronunun yakasına yapıştı. Ağzına gelen bütün küfürleri söylüyordu.

— Yeter artık! Senden çektiğim…

— Beni bir köle olarak burada tutamazsınız! Lanet olası!

Art arda yumruklar savurdu; patronun ağzı, burnu, yüzü, gözü dağılıyordu. Onu duvardan duvara vurdu. Bütün öfkesini kusuyordu.

Patakladığı adam tıpkı patronuydu. O an yapamadığı şeyleri şu an yapabiliyordu.

Öfkesi dinmemişti. Adamın kafasını monitöre, sonra duvara vurdu. Ardından kalemlikteki kalemlere uzandı…

Sonra dindi.

Öteki hâlâ telefonuna bakıyordu. Arif ona döndü. Sonra dindi.

06 — HİZMETİN BEDELİ

Arif işini bitirmişti. Kapı açıldığında gülümsüyordu. Devletin ücretsiz verdiği bu hizmetten yararlandığı için kendini mutlu hissediyordu. Soyunma odasındaki ekranda hizmetin neşeli tanıtım filmi dönüyordu: Öfke Nöbeti nasıl çalışır? Burada, sinir olduğunuz kişinin fiziksel özellikleri, yani görünüşü ve o ana ait her şey kurgulanıyor. Size takılan lens ve verilen hap sayesinde, odadaki kişiyi sinirinizi çıkaran kişiymiş gibi görüyorsunuz. Odadaki kişi, idamı kesinleşmiş bir ağır hükümlüdür: tecavüzcü, katil vb. İsteğe göre bir veya daha fazla kopya. Daha sonra sinirlendiğiniz an size tekrar yaşatılıyor. Aslında siz öyle yaşadığınızı sanıyorsunuz. Bir nevi şizofrenik halüsinasyon görüyorsunuz. Öfkeniz tepedeyken, o an söyleyemediklerinizi söylüyor, yapamadıklarınızı yapıyorsunuz. Hiçbir sınır yok ve her şey serbest. Bu sayede mahkûm idam ediliyor ve siz de stresinizi atmış oluyorsunuz. Arif ekrana bakmıyordu. Üstünü başını düzeltti. Verilen kıyafetleri çıkardı ve kendi kıyafetlerini giydi. Gözlüğünü taktı. Geldiği gibi oradan çıktı, arabasına bindi ve gitti.

Arif işini bitirmişti.

Devletin ücretsiz verdiği bu hizmetten yararlandığı için kendini mutlu hissediyordu.

Burada, sinir olduğunuz kişinin fiziksel özellikleri, yani görünüşü ve o ana ait her şey kurgulanıyor.

Size takılan lens ve verilen hap sayesinde, odadaki kişiyi sinirinizi çıkaran kişiymiş gibi görüyorsunuz.

Odadaki kişi, idamı kesinleşmiş bir ağır hükümlüdür: tecavüzcü, katil vb.

İsteğe göre bir veya daha fazla kopya.

Daha sonra sinirlendiğiniz an size tekrar yaşatılıyor.

Aslında siz öyle yaşadığınızı sanıyorsunuz. Bir nevi şizofrenik halüsinasyon görüyorsunuz.

Öfkeniz tepedeyken, o an söyleyemediklerinizi söylüyor, yapamadıklarınızı yapıyorsunuz.

Hiçbir sınır yok ve her şey serbest.

Bu sayede mahkûm idam ediliyor ve siz de stresinizi atmış oluyorsunuz.

Arif üstünü başını düzeltti. Verilen kıyafetleri çıkardı ve kendi kıyafetlerini giydi. Gözlüğünü taktı.

Geldiği gibi oradan çıktı, arabasına bindi ve gitti.

07 — TEMİZLİK

Görevliler odaya girdi. Odanın bir köşesi dışında her yer bembeyazdı. O köşede, yerde bir ceset vardı; iki kopya istendiyse iki ceset. Etrafta kan izleri vardı. Görevliler emin adımlarla ilerledi. Cesedi sürükleyerek odadan çıkardılar. Daha sonra odaya temizlik görevlileri girdi. Her şey temizlendi ve süreç tekrar başladı. Kapının üstündeki ışık yeşile döndü: ODA 3 · HAZIR.

Görevliler odaya girdi.

Odanın bir köşesi dışında her yer bembeyazdı. O köşede, yerde bir ceset vardı; etrafta kan izleri.

Odanın bir köşesi dışında her yer bembeyazdı. O köşede, yerde iki ceset vardı; etrafta kan izleri.

Görevliler emin adımlarla ilerledi. Cesedi sürükleyerek odadan çıkardılar.

Görevliler emin adımlarla ilerledi. Cesetleri sürükleyerek odadan çıkardılar.

Daha sonra odaya temizlik görevlileri girdi.

Her şey temizlendi ve süreç tekrar başladı.

08 — 333

Aynı akşam, saat 18.21. Hapishaneden bu merkeze sevk edilmişti. Suçu tecavüz ve cinayetti. Yaka numarası 333’tü. Elleri kelepçeli, ayakları prangalı, kafasında siyah bir torba vardı. Kıyafet olarak sadece donu vardı. Arabadan indirildi. Yürüyen bir platforma konuldu. İki kopya istendiyse arkasından bir başkası indirildi; onun yaka numarası 334’tü. Burada, tıpkı araba yıkama sistemleri gibi bir sisteme girdi: köpük, su, fırça… Daha sonra platform ilerledi; bu sefer dev hoparlörleri ve ekranları olan bir odaya geldi. Burada yaptığı suçlar en ince ayrıntısına kadar okunuyor, arka plandan uygun sesler veriliyordu. Platform bir daha ilerledi. Hap verildi, gözlerine lens yerleştirildi ve iğne yapıldı. Tüm bu süreçler, suçlunun direnmesini ve karşılık vermesini engellemek içindi.

AYNI AKŞAM · 18.21

Hapishaneden bu merkeze sevk edilmişti.

Suçu tecavüz ve cinayetti. Yaka numarası 333’tü.

Elleri kelepçeli, ayakları prangalı, kafasında siyah bir torba vardı. Kıyafet olarak sadece donu vardı.

Arabadan indirildi. Yürüyen bir platforma konuldu.

Arabadan indirildi. Yürüyen bir platforma konuldu. Arkasından bir başkası indirildi. Yaka numarası 334’tü.

Burada, tıpkı araba yıkama sistemleri gibi bir sisteme girdi: köpük, su, fırça…

Daha sonra platform ilerledi; bu sefer dev hoparlörleri ve ekranları olan bir odaya geldi.

Burada yaptığı suçlar en ince ayrıntısına kadar okunuyor, arka plandan uygun sesler veriliyordu.

Platform bir daha ilerledi. Hap verildi, gözlerine lens yerleştirildi ve iğne yapıldı.

Tüm bu süreçler, suçlunun direnmesini ve karşılık vermesini engellemek içindi.

09 — KAPI

Daha sonra platform ilerledi ve bembeyaz bir odaya geldi. Burada yarı baygın hâlde yatıyordu; iki kopya istendiyse 334’ün yanında. Karşı duvarda, kapının yerini belli eden ince bir çizgi vardı. Karşıdan bir kapı açıldı. İçeri bir adam girdi. Açık gri, özel kıyafetler giymişti; gözlüğü yoktu. Kapı arkasından kapandı. Adam bir an durup beyaz duvarlara baktı, sanki duvarlarda bir şeyin yayılmasını izliyordu. Sonra köşeye döndü. Küfürler savurarak, kısa ama sert adımlarla üzerine geliyordu… Her şey karardı.

Daha sonra platform ilerledi ve bembeyaz bir odaya geldi. Burada yarı baygın hâlde yatıyordu.

Daha sonra platform ilerledi ve bembeyaz bir odaya geldi. Burada, 334’ün yanında, yarı baygın hâlde yatıyordu.

Karşıdan bir kapı açıldı.

İçeri bir adam girdi; küfürler savurarak üzerine geliyordu…

05 — TAKINTI

Gece yarısı annen neyi dikiyor?

01 — GECE YARISI

Bu evde hiçbir şey çöpe gitmezdi. Gece yarısı, tuvalete kalkmak için yavaş yavaş yatağından çıktı. Sokak lambalarından yansıyan ışık huzmeleri sayesinde oda zifiri karanlıktan uzaktı; yönünü bulmakta zorlanmadı. Tuvalete doğru giderken aşağı kattan sesler geldiğini duydu. Bunlar gerçek miydi, yoksa hâlâ uykulu olduğu için rüyanın etkisinde miydi, anlayamadı. Çok ciddiye almadan tuvalete girdi; ışığı yakmadı. Fakat sesler devam ediyordu, sanki aralarına fısıltılar, iniltiler karışıyordu. Annesinin sesiydi bu. Yine gece gece dikiş makinesine oturmuş, sağdan soldan eline geçen eşyaları bez hâline getiriyordu.

Bu evde hiçbir şey çöpe gitmezdi. SCROLL

Gece yarısı, tuvalete kalkmak için yavaş yavaş yatağından çıktı. Sokak lambalarından yansıyan ışık huzmeleri sayesinde oda zifiri karanlıktan uzaktı; yönünü bulmakta zorlanmadı.

Tuvalete doğru giderken aşağı kattan sesler geldiğini duydu. Bunlar gerçek miydi, yoksa hâlâ uykulu olduğu için rüyanın etkisinde miydi, anlayamadı.

Çok ciddiye almadan tuvalete girdi; ışığı yakmadı. Fakat sesler devam ediyordu, sanki aralarına fısıltılar, iniltiler karışıyordu.

Annesinin sesiydi bu. Yine gece gece dikiş makinesine oturmuş, sağdan soldan eline geçen eşyaları bez hâline getiriyordu.

02 — MERDİVEN

Aşağı inmeye karar verdi. Annesine bu işi sabah yapması gerektiğini defalarca söylemişti; nafile. Merdiven başındaki dolap katlanmış bezlerle doluydu. Hepsi bir zamanlar başka bir şeydi. Merdivenlerden inerken, gecenin sessizliğiyle birlikte sesler gitgide artıyor, dayanılmaz bir hâl alıyordu. Annesinin iniltileri yerini kelimelere bırakıyordu: “Hıhıhı… eveeet… işte böyle. Artık işe yarar biri olacaksın. Kimse seni kullanmıyordu, artık eskimiştin… hehehehe…” Bu sözleri duyunca yine bez yaptığından kesinlikle emin oldu ve sinirlendi. Adımlarını hızlandırdı. Yarı açık kapıdan duvara vuran gölgeyi gördü. Dikiş makinesinin başındaki uzun, sıska, buruşuk vücudun gölgesi çok korkunç görünüyordu. Kapının önünde durdu: İçeri mi girecekti, yoksa kapıdan mı seslenecekti?

Aşağı inmeye karar verdi. Annesine bu işi sabah yapması gerektiğini defalarca söylemişti; nafile. Merdiven başındaki dolap katlanmış bezlerle doluydu. Hepsi bir zamanlar başka bir şeydi.

Merdivenlerden inerken, gecenin sessizliğiyle birlikte sesler gitgide artıyor, dayanılmaz bir hâl alıyordu. Annesinin iniltileri yerini kelimelere bırakıyordu.

— Hıhıhı… eveeet… işte böyle. Artık işe yarar biri olacaksın.

— Kimse seni kullanmıyordu, artık eskimiştin… hehehehe…

Bu sözleri duyunca yine bez yaptığından kesinlikle emin oldu ve sinirlendi. Adımlarını hızlandırdı.

Yarı açık kapıdan duvara vuran gölgeyi gördü. Dikiş makinesinin başındaki uzun, sıska, buruşuk vücudun gölgesi çok korkunç görünüyordu.

03 — KAPI

İçeri girdiyse: Kapıyı itti, menteşeler inledi. İçeri girdi. Annesi, sırtı kapıya dönük, pencerenin önünde oturuyordu; yanı başında bir yığın kumaş vardı. Kapıdan seslendiyse: Eşikte durdu, elini kapının kenarına koydu. Aralıktan yalnızca duvardaki gölge görünüyordu; gölgenin dirseği her dikişte kalkıp iniyordu. İki durumda da aynı sözleri bağırdı: “Anne, yeter artık. Lütfen git uyu, yarın devam et. Uyuyamıyorum, yeteeer!” Annesi transa geçmiş gibiydi; hiçbir tepki vermeden pedala basıyor, gıcırtıların arasında inliyordu. İçerideyse, bu kadar yakından bile odanın karanlığında ne diktiğini seçemiyordu; eşikteyse, ne diktiğini tam olarak seçemiyordu. Odanın kapısını kapattı ve yeniden uyumak için yukarı çıktı. Annesi dikişine devam etti.

İçeri girdi. Annesi, sırtı kapıya dönük, pencerenin önünde oturuyordu. Yanı başında bir yığın kumaş vardı.

Aralıktan yalnızca duvardaki gölge görünüyordu. Gölgenin dirseği her dikişte kalkıp iniyordu.

— Anne, yeter artık. Lütfen git uyu, yarın devam et. Uyuyamıyorum, yeteeer!

Annesi transa geçmiş gibiydi; hiçbir tepki vermeden pedala basıyor, gıcırtıların arasında inliyordu. Bu kadar yakından bile, odanın karanlığında ne diktiğini seçemiyordu.

Annesi transa geçmiş gibiydi; hiçbir tepki vermeden pedala basıyor, gıcırtıların arasında inliyordu. Odanın karanlığında ne diktiğini tam olarak seçemiyordu.

Odanın kapısını kapattı ve yeniden uyumak için yukarı çıktı.

Annesi dikişine devam etti.

04 — PEDAL

Dikiş makinesinin yanında, ışığın vurmadığı köşede, cansız bir beden vardı. Çocuk içeri girdiyse, az önce ondan yalnızca birkaç adım ötede durmuştu; kapıdan seslendiyse, kapı aralığından bakarken bu köşeyi karanlıktan ayıramamıştı. Beden karanlıklar içinde, oturur hâlde duvara yaslanmıştı; ayakları ise sokak lambasının ışığına uzanıyordu. Ayaklarında hiç deri yoktu. Anne pedala o kadar sert basıyordu ki o bastıkça cansız beden yavaş yavaş kayıyor, duvarda kan izleri bırakarak aydınlığa doğru sürükleniyordu. Bir kez, iki kez, üç kez… Son bir basıştan sonra beden tamamen aydınlığa düştü. Ondan geriye duvarda ve yerde kan izleri, kan birikintileri kaldı.

Dikiş makinesinin yanında, ışığın vurmadığı köşede, cansız bir beden vardı.

Çocuk az önce ondan yalnızca birkaç adım ötede durmuştu.

Kapı aralığından bakan çocuk, bu köşeyi karanlıktan ayıramamıştı.

Karanlıklar içinde, oturur hâlde duvara yaslanmıştı; ayakları ise sokak lambasının ışığına uzanıyordu. Ayaklarında hiç deri yoktu.

Anne pedala o kadar sert basıyordu ki o bastıkça cansız beden yavaş yavaş kayıyordu. Duvarda kan izleri bırakarak aydınlığa doğru sürükleniyordu.

Bir kez, iki kez, üç kez…

Son bir basıştan sonra beden tamamen aydınlığa düştü. Ondan geriye duvarda ve yerde kan izleri, kan birikintileri kaldı.

05 — ŞAFAK

Aydınlıkta daha kolay seçilebiliyordu: bütün derisi sökülüp alınmıştı. Sırtındaki kaslar açıktaydı; kan, üstlerinde birikip pıhtılaşmıştı. Hiçbir yerinde deri kalmamıştı; kafa derisinden ayak parmaklarına kadar her yeri titizlikle sökülmüştü. Sokak lambası söndü. Yavaş yavaş gün doğuyor, oda aydınlanıyordu. Güneşin ilk ışınları annenin dikiş masasına düştü. Masada parça parça duranlar kumaş değildi; titizlikle yüzülmüş cansız bedenin derisiydi. Anne derileri alıp dikiş makinesinde işliyor, kendi kendine sayıklıyordu: “Eveeet… uslu bir çocuksun sen. Artık bir işe yarayacaksın… hıhıhı… Seni baştan yaratıyorum… Bana teşekkür etmelisin…” Deriyi tek parça hâlinde sökemediği için yavaş yavaş birleştiriyordu. Kafa derisini tek parça çıkarmıştı; ama kollar, gövde ve bacaklar ayrı ayrıydı. Önce başı gövdeye dikmişti. Şimdi kolları ve bacakları yerleştirmeye uğraşıyordu…

Aydınlıkta daha kolay seçilebiliyordu: bütün derisi sökülüp alınmıştı.

Sırtındaki kaslar açıktaydı; kan, üstlerinde birikip pıhtılaşmıştı. Hiçbir yerinde deri kalmamıştı; kafa derisinden ayak parmaklarına kadar her yeri titizlikle sökülmüştü.

Sokak lambası söndü. Yavaş yavaş gün doğuyor, oda aydınlanıyordu. Güneşin ilk ışınları annenin dikiş masasına düştü.

Masada parça parça duranlar kumaş değildi. Titizlikle yüzülmüş cansız bedenin derisiydi.

Anne derileri alıp dikiş makinesinde işliyor, kendi kendine sayıklıyordu.

— Eveeet… uslu bir çocuksun sen. Artık bir işe yarayacaksın… hıhıhı…

— Seni baştan yaratıyorum… Bana teşekkür etmelisin…

Deriyi tek parça hâlinde sökemediği için yavaş yavaş birleştiriyordu. Kafa derisini tek parça çıkarmıştı; ama kollar, gövde ve bacaklar ayrı ayrıydı.

Önce başı gövdeye dikmişti. Şimdi kolları ve bacakları yerleştirmeye uğraşıyordu…

06 — SABAH

Çocuk uyandı. Oda sıradan bir sabah ışığıyla doluydu. Kardeşi yatağında yoktu; muhtemelen ondan önce kalkmış, aşağıda kahve yapıyordu. Aklına, kardeşinin son zamanlarda içine kapandığı geldi: kulaklıklarını takıp duvara dönüyordu. Artık eskisi gibi yakın değillerdi. Bedenini bir hüzün kapladı. Hemen yanına gidip arasını düzeltmek, sorunlarında ona destek olmak istiyordu. Tekrar eskisi gibi oyunlar oynayabileceklerdi. Elini yüzünü yıkamadan apar topar merdivenlere koştu; basamakları ikişer ikişer indi. Annesinin odasının önünden hızla geçti. Kapı açıktı. İçeri baksa vahşeti görebilirdi.

Çocuk uyandı. Oda sıradan bir sabah ışığıyla doluydu. Kardeşi yatağında yoktu; muhtemelen ondan önce kalkmış, aşağıda kahve yapıyordu.

Aklına, kardeşinin son zamanlarda içine kapandığı geldi: kulaklıklarını takıp duvara dönüyordu. Artık eskisi gibi yakın değillerdi. Bedenini bir hüzün kapladı.

Hemen yanına gidip arasını düzeltmek, sorunlarında ona destek olmak istiyordu. Tekrar eskisi gibi oyunlar oynayabileceklerdi.

Elini yüzünü yıkamadan apar topar merdivenlere koştu; basamakları ikişer ikişer indi.

Annesinin odasının önünden hızla geçti. Kapı açıktı.

İçeri baksa vahşeti görebilirdi.

07 — MUTFAK

Mutfağa vardığında annesi, sırtı dönük, yeri siliyordu. Ocak soğuktu; kimse kahve yapmamıştı. Kardeşini göremeyince sordu: “Anne, Osman’ı gördün mü?” Annesi de soğuk, iniltili, cılız bir sesle, neşe ve hüzünle karşılık verdi: “Kullanmıyorsunuz diye bez yaptım ben onu oğlum.” Sonra bezi kovaya daldırdı, sıktı ve yeri silmeye devam etti. Bu evde hiçbir şey çöpe gitmez.

Mutfağa vardığında annesi, sırtı dönük, yeri siliyordu. Ocak soğuktu; kimse kahve yapmamıştı. Kardeşini göremeyince sordu:

— Anne, Osman’ı gördün mü?

Annesi de soğuk, iniltili, cılız bir sesle, neşe ve hüzünle karşılık verdi:

— Kullanmıyorsunuz diye bez yaptım ben onu oğlum.

06 — PARALEL-LEŞ

Başka evrenlerde kaç kez öldün?

01 — ÇİZGİ

Alacakaranlıkta, yüzlerce metre aşağıdaki bir vadiye bakıyorum; bakışım bir sarkaç gibi ağır ağır gidip geliyor. Paralel evrenlerde çok leşim vardır. Çocukken ölümle aramda ince değil, neredeyse şeffaf bir çizgi vardı. Karanlıkta camdan bir tel gibi uzanan o çizginin üstünde dokuz yaşında bir çocuk yürüyor; çizginin altında, baş aşağı, saydam bir çocuk onunla aynı adımları atıyor. O çizginin üzerinde yürümeyi seviyordum. Dengemi değil, cesaretimi test ediyordum sanki. Çocuk, dengesini tutan kollarını indirip ellerini cebine sokuyor. Kollarımı açmazdım; ellerim cebimde yürürdüm. Cebinden iki beyaz kanatlı bir içecek kutusu çıkarıyor, açıp içiyor. Tanrı hayatıma sponsor olmuş bir enerji içeceği markası gibiydi; etiketinde “kanatlandırır” yazıyordu, ben de gerçekten uçabileceğime inanıyordum. Kutuyu bitirir, boşluğa bırakırdım. Kutu karanlıkta küçülüp kayboluyor, çarptığı duyulmuyor; çocuk çizginin üstünde kalıyor. Düşen sadece kutuydu.

Paralel evrenlerde çok leşim vardır. SCROLL

Çocukken ölümle aramda ince değil, neredeyse şeffaf bir çizgi vardı. O çizginin üzerinde yürümeyi seviyordum.

Dengemi değil, cesaretimi test ediyordum sanki. Kollarımı açmazdım; ellerim cebimde yürürdüm.

Tanrı hayatıma sponsor olmuş bir enerji içeceği markası gibiydi; etiketinde “kanatlandırır” yazıyordu, ben de gerçekten uçabileceğime inanıyordum.

Kutuyu bitirir, boşluğa bırakırdım. Düşen sadece kutuydu.

02 — ÇATILAR

Dokuz yaşındayım. Devasa binaların çatılarında dolaşırdım. Ayakkabımın tabanı çakıllara sürtünür, rüzgâr kulaklarımı doldururdu. İki çatının arası dört adımdı; saymıştım. Karşı çatı bir metre aşağıdaydı. Dizlerim bunu bilirdi. Bir çatıdan diğerine atlamadan önce aşağı bakardım: arabalar kibrit kutusu kadar küçük, insanlar nokta, hayat ise sessizdi. O an, düşersem sadece kısa bir ses olacağımı bilirdim. Sonra on adım geri çekilir, koşar ve atlardım. Havadayken bir an ikiye ayrılıyorum: saydam bir ben karşı çatıya yetişemiyor, iki binanın arasına düşüyor ve aşağıda solup gidiyor; çok aşağıdan kısa bir ses geliyor. Karşı çatıya inerdim. Bu evrende, her seferinde.

9 YAŞ

Devasa binaların çatılarında dolaşırdım. Ayakkabımın tabanı çakıllara sürtünür, rüzgâr kulaklarımı doldururdu.

İki çatının arası dört adımdı; saymıştım. Karşı çatı bir metre aşağıdaydı. Dizlerim bunu bilirdi.

Bir çatıdan diğerine atlamadan önce aşağı bakardım: arabalar kibrit kutusu kadar küçük, insanlar nokta, hayat ise sessizdi.

O an, düşersem sadece kısa bir ses olacağımı bilirdim.

Sonra on adım geri çekilir, koşar ve atlardım.

Karşı çatıya inerdim. Bu evrende, her seferinde.

03 — CAM

Cam çatılarda yürürdüm. Çelik çerçevelere basmam gerekirdi; ben camın tam ortasına basardım. Altımda boşluk, altımda katlar, altımda bilmediğim odalar. Biri çamaşır katlar, biri televizyonun karşısında uyuklardı. Kimse yukarı bakmazdı. Camın hafif titreşimini hissederdim. Aşağıda bir kapı kapansa, ayaklarımın altında duyardım. Bir çatlak çıksa, ağırlığım biraz artsa, yerçekimi beni seçerdi. Yanımdaki camın üstünde öbür ben duruyor: ayağının altında yıldız gibi bir çatlak açılıyor, cam kırılıyor ve o, kırıklarla birlikte katların arasına düşüp soluyor. Ben bir sonraki çelik çerçeveye basıp yürümeye devam ediyorum; arkama bakmıyorum.

Cam çatılarda yürürdüm. Çelik çerçevelere basmam gerekirdi; ben camın tam ortasına basardım.

Altımda boşluk, altımda katlar, altımda bilmediğim odalar.

Biri çamaşır katlar, biri televizyonun karşısında uyuklardı. Kimse yukarı bakmazdı.

Camın hafif titreşimini hissederdim. Aşağıda bir kapı kapansa, ayaklarımın altında duyardım.

Bir çatlak çıksa, ağırlığım biraz artsa, yerçekimi beni seçerdi.

04 — KÖPRÜ

On iki yaşındayım. Altından yüksek debili bir nehir geçen köprünün altına tırmanırdım. Kirişin alt kenarına asılı, el üstüne el ilerliyorum; dokuz metre aşağıda çamurlu, köpüklü su akıyor. Demir kirişler ıslak ve soğuktu. Perçinler avucuma batar, pas tırnaklarımın arasına dolardı. Üstümden bir kamyon geçse bütün köprü titrerdi. Parmaklarım kayarken suyun uğultusu kulaklarımı doldururdu. Öbür ben kirişi bırakıyor ve köpüğün içinde kayboluyor; benim elim demiri yeniden kavrıyor. Ellerim gevşese, su beni bir daha geri getirmezdi.

12 YAŞ

Altından yüksek debili bir nehir geçen köprünün altına tırmanırdım.

Demir kirişler ıslak ve soğuktu. Perçinler avucuma batar, pas tırnaklarımın arasına dolardı.

Üstümden bir kamyon geçse bütün köprü titrerdi. Parmaklarım kayarken suyun uğultusu kulaklarımı doldururdu.

Ellerim gevşese, su beni bir daha geri getirmezdi.

05 — TAŞLAR

Yüksek tepelere tırmanır, uçurumların kenarında taşları aşağı atardım. Taşların düşüşünü izlerdim. Ne kadar sürdüğünü ölçerdim. Taşı bırakır bırakmaz kolumdaki saatin düğmesine basardım. Taş yamaca iki kez çarpıp küçülerek iniyor. Dört saniye, bazen beş. Sonra çok aşağıdan küçücük bir tık. Saat 00:04.6’da duruyor. Taşın düştüğü yeri görmek için kenardan eğiliyorum; öbür ben biraz daha eğiliyor ve sessizce taşın ardından gidiyor. Kendi düşüşümün provasını yapar gibi. Ben geri çekilip yeni bir taş alıyorum.

Yüksek tepelere tırmanır, uçurumların kenarında taşları aşağı atardım.

Taşların düşüşünü izlerdim. Ne kadar sürdüğünü ölçerdim. Taşı bırakır bırakmaz kolumdaki saatin düğmesine basardım.

Dört saniye, bazen beş. Sonra çok aşağıdan küçücük bir tık.

Kendi düşüşümün provasını yapar gibi.

06 — DALGA

Kötü havalarda denize girerdim. Rip akıntısı uyarıları vardı. Bayrak rüzgârda yırtılacak gibi çırpınırdı. Dalgalar gövdemi yutacak kadar büyüktü. Kaçmazdım; dalganın tam altına dalardım. Bir dalga altında yönümü kaybettiğim o birkaç saniye, gerçekten hiçliğe en yakın olduğum anlardı: koyu yeşil, köpük ve kum; ne yukarı var ne aşağı. Göğsüm yanar, ciğerim su ister, yukarıyı tahmin ederek yüzeye çıkardım. Suyun altında iki ben iki ayrı yön seçiyor: ben soluk bir aydınlığa doğru, öbür ben karanlığa doğru. Ben yüzeye çıkıp derin bir nefes alıyorum; öbürü dönmüyor.

Kötü havalarda denize girerdim. Rip akıntısı uyarıları vardı. Bayrak rüzgârda yırtılacak gibi çırpınırdı.

Dalgalar gövdemi yutacak kadar büyüktü. Kaçmazdım; dalganın tam altına dalardım.

Bir dalga altında yönümü kaybettiğim o birkaç saniye, gerçekten hiçliğe en yakın olduğum anlardı.

Göğsüm yanar, ciğerim su ister, yukarıyı tahmin ederek yüzeye çıkardım.

07 — TOPRAK

On beş yaşındayım. Bisikletle uçurumlardan atlardım. Rampaya yaklaşırken frene hiç dokunmazdım. Havada asılı kaldığım o kısa an… Zaman genişlerdi. Toprak yaklaşırdı. Havada bir ben daha ayrılıyor: bisikletinin ön tekerleği düşüyor ve o, yarığın karanlığına dalıp kayboluyor; ben karşı tarafa, tozun içine iniyorum. Çökmek üzere olan, dağın yamacında altı boş zeminlerde yürürdüm. Ayağımın altındaki toprağın gevşediğini hissederdim. Kenarlardan çakıllar karanlığa dökülürdü. Oyuğun üstündeki ince kabukta öbür ben duruyor; ben yürümeye devam ediyorum. Sanki yer benimle pazarlık yapıyordu. Öbür ben, ayağının altındaki toprakla birlikte boğuk bir sesle çöküyor; ben çoktan kayaya basmışım. Bir adım daha, diyordu. Sonra bir adım daha.

15 YAŞ

Bisikletle uçurumlardan atlardım. Rampaya yaklaşırken frene hiç dokunmazdım.

Havada asılı kaldığım o kısa an…

Zaman genişlerdi. Toprak yaklaşırdı.

Çökmek üzere olan, dağın yamacında altı boş zeminlerde yürürdüm.

Ayağımın altındaki toprağın gevşediğini hissederdim. Kenarlardan çakıllar karanlığa dökülürdü.

Sanki yer benimle pazarlık yapıyordu. Bir adım daha, diyordu. Sonra bir adım daha.

08 — KIVILCIM

Dokuz yaşındayım; gece, odamdayım. Prizlere tel toka sokardım. Tokaları annemin tarağının yanından alırdım. Tokanın iki ucu prizin deliklerine giriyor: mavi-beyaz bir parlama, bir çatırtı; ev kararıyor. Ben geriye savrulup yere oturuyorum; öbür ben prizin önünde diz çökmüş, kıpırdamadan kalıyor ve soluk mavi bir ışık gibi yavaşça sönüyor. Kıvılcımın çıkardığı sesi severdim. Elektriğin görünmezliğini görünür kılmak hoşuma giderdi. Koridordan ayak sesleri geliyor; annem el feneriyle kapıda: “Yine mi sigorta attı?” Bilmem, derdim. Kararmış toka dizimin altında olurdu. Ve tüm bunlar, o yaş için normal değildi. Sadece ben öyleymiş gibi davrandım.

9 YAŞ

Prizlere tel toka sokardım. Tokaları annemin tarağının yanından alırdım.

Kıvılcımın çıkardığı sesi severdim. Elektriğin görünmezliğini görünür kılmak hoşuma giderdi.

— Yine mi sigorta attı?

Bilmem, derdim. Kararmış toka dizimin altında olurdu.

Ve tüm bunlar, o yaş için normal değildi. Sadece ben öyleymiş gibi davrandım.

09 — BAZI EVRENLERDE

On iki yaşındayım. Yanımda sürüklediğim arkadaşlarım da vardı. Emre arkamdan gelirdi, Barış onun arkasından; çatı korkuluğunun üstünde el ele, tek sıra yürürdük. Köşede Emre duraksıyor: “Sen geçersen ben de geçerim.” Onları da o ince çizgiye götürdüm. Birimiz düşse, hepimiz düşerdik. Bizden saydam üç çocuk ayrılıyor; elleri hâlâ birbirine kenetli, korkuluktan sessizce boşluğa devriliyorlar. Belki bazı evrenlerde düştük. Bu evrende büyüdük. Emre’yle Barış o çizgiden çoktan indiler. Akşamüstü, yetişkin bir adam olarak bir dağ yolunu tek başıma tırmanıyorum. Şimdi düşünüyorum da, şu ana kadar yüzlerce kez ölmüş olmam gerekirdi. Bir evrende cam kırıldı: cam çatıda kapkara bir delik, ışıkta asılı kalmış kırıklar. Bir evrende parmaklarım demirden sıyrıldı: boş, ıslak bir kiriş. Bir evrende dalga beni geri vermedi: dümdüz, gri bir deniz. Bir evrende toprak çöktü: patikada yeni bir çukur, yavaşça çöken toz. Bir evrende elektrik affetmedi: karanlık bir oda, kararmış bir priz.

12 YAŞ

Yanımda sürüklediğim arkadaşlarım da vardı. Emre arkamdan gelirdi, Barış onun arkasından.

— Sen geçersen ben de geçerim.

Onları da o ince çizgiye götürdüm. Birimiz düşse, hepimiz düşerdik.

Belki bazı evrenlerde düştük.

ŞİMDİ

Bu evrende büyüdük. Emre’yle Barış o çizgiden çoktan indiler.

Şimdi düşünüyorum da, şu ana kadar yüzlerce kez ölmüş olmam gerekirdi.

Bir evrende cam kırıldı.

Bir evrende parmaklarım demirden sıyrıldı.

Bir evrende dalga beni geri vermedi.

Bir evrende toprak çöktü.

Bir evrende elektrik affetmedi.

10 — ODA

O evrenlerde cesetlerim vardır. Karanlık, uçsuz bucaksız bir düzlükte saydam çocuklar kaidelerin üstünde, gözleri kapalı duruyor; aralarından geçiyorum. Farklı yaşlarda, farklı yüksekliklerde. Bazısı 9 yaşında, bazısı 12, bazısı 15. Belki cehennemde bana ayrılmış bir oda vardır. Ateş yok. Sadece raflar, etiketler ve toz. Lambalar birer birer yanıyor; rafların arasında yürüyorum. Raflara dizilmiş ihtimallerim: her camlı kutuda küçük, kıpırtısız bir an (kırık camın üstünde bir çocuk, bir dalganın altında bir çocuk, prizin önünde bir çocuk) ve pirinç bir etiket: bir yaş, bir yer. Her biri “az kalsın”ın gerçekleşmiş hâli. Koridorun sonunda, elinde kanatlı kutuyla dokuz yaşındaki ben duruyor ve bana sakin sakin bakıyor. Kötü bir çocuk değildim. Kimseye bilinçli zarar vermedim. Çocuk kollarını yavaşça iki yana açıyor; önündeki lamba, gölgesini arkasındaki raflara kocaman kanatlar gibi düşürüyor. Ama kendime karşı merhametli değildim. Kendi şeytanımdım. Yukarıdan bakınca arşiv ufka kadar uzanan bir ızgara; her gözünde bir ihtimal, yalnızca bir göz karanlık. Belki ben bir istisnayım. İstatistiğin görmezden geldiği bir hata. Evrenin hesaplayamadığı bir sapma. Karanlık gözde yeni bir kutu yanıyor: içinde minicik bir uçurum, bir ağaç ve boş bir salıncak; etiketinde “ŞU AN · SALINCAK” yazıyor, ip hâlâ sallanıyor. Belki şu an bile başka bir evrende ölmüşümdür.

O evrenlerde cesetlerim vardır. Farklı yaşlarda, farklı yüksekliklerde.

Bazısı 9 yaşında, bazısı 12, bazısı 15.

Belki cehennemde bana ayrılmış bir oda vardır. Ateş yok. Sadece raflar, etiketler ve toz.

Raflara dizilmiş ihtimallerim. Her biri “az kalsın”ın gerçekleşmiş hâli.

Kötü bir çocuk değildim. Kimseye bilinçli zarar vermedim.

Ama kendime karşı merhametli değildim. Kendi şeytanımdım.

Belki ben bir istisnayım.

İstatistiğin görmezden geldiği bir hata. Evrenin hesaplayamadığı bir sapma.

Belki şu an bile başka bir evrende ölmüşümdür.

11 — ŞU AN

Çünkü gerçekten şu an, uçurumun kenarına kurulmuş bir salıncaktayım. Yaşlı bir ağacın dalından sarkan iki ip, tahta bir oturak; altımda alacakaranlıkta bir vadi. Ayaklarım boşluğun üzerinde. Altımda yüzlerce metre derinlik var. Salıncak her geri gidişinde sırtım kayaya yaklaşıyor, her ileri savruluşunda ayaklarım göğe değil, uçuruma uzanıyor. İp gıcırdıyor. Rüzgâr hızlanıyor. Boşluk beni aşağıdan izliyor. Salıncak en geride, bir an asılı kalıyor. Sallan ya da dur. Sallanırsam: ayaklarımı ileri atıyorum, salıncak boşluğa doğru açılıyor; her ileri gidişte biraz daha yükseğe çıkıyorum ve her yükselişte saydam bir adam ipi bırakıp vadiye doğru küçülerek kayboluyor. Durursam: durmak için ayaklarımı yere sürtmem gerekir; altımda yer yok. Salıncak yavaşlıyor. Ama durmuyor. Yanımda saydam bir salıncak benim yerime yükseğe savrulmaya devam ediyor; üstündeki adam her yükselişte ipi bırakıyor. Sallandıkça boşluk büyüyor. Sallandıkça yerçekimi sabırsızlanıyor. Sallandıkça başka bir evrende bir ben daha düşüyor. Ve ben hâlâ buradayım. Şimdilik…

Çünkü gerçekten şu an, uçurumun kenarına kurulmuş bir salıncaktayım.

Ayaklarım boşluğun üzerinde. Altımda yüzlerce metre derinlik var.

Salıncak her geri gidişinde sırtım kayaya yaklaşıyor, her ileri savruluşunda ayaklarım göğe değil, uçuruma uzanıyor.

İp gıcırdıyor. Rüzgâr hızlanıyor.

Boşluk beni aşağıdan izliyor.

Her ileri gidişte biraz daha yükseğe çıkıyorum.

Salıncak yavaşlıyor. Ama durmuyor.

Sallandıkça boşluk büyüyor. Sallandıkça yerçekimi sabırsızlanıyor.

Sallandıkça başka bir evrende bir ben daha düşüyor.

Ve ben hâlâ buradayım.

07 — TEKERRÜR

Tarih tekerrür ediyorsa gelecek bilinebilir mi?

01 — UYANIŞ

Önce karanlık vardı. Sonra duvar panelleri birer birer aydınlandı ve üzerlerine, sudan başlayarak, bir orman çizildi: Arif’in odasında gün, doğadan önce başlıyordu. Arif paranoyak bir şekilde uyuyordu. Başı dokunmatik çalışma masasının üstündeydi, kolları iki yandan sarkıyordu; ağzından akan salya masanın yüzeyine değmişti. Odanın sol yanında küçük bir robot kıpırdamadan duruyordu; tek merceği uyuyan adama dönüktü. Önündeki dev ekran kapalıydı; sağında ve solunda iki dev ekran daha duruyordu. Masa kocaman bir bilgisayar odasını andırıyordu. Yanağının altındaki cam her nefeste küçük bir pencere açıp kapatıyordu: uyurken bile çalışıyordu. Odanın bütün duvarları ekranlarla kaplıydı. Görüntüler sayesinde insan kendini içeride değil, ormanın içinde, bir akarsuyun kenarında sanıyordu. Akarsuyun sesi, üç yüz altmış derecelik görüntü… Hepsi son derece gerçekçiydi. Dışarıdaki dünya gerçek değildi. Ama yeterince uzun bakarsanız, gerçeğinden ayırmak da mümkün değildi; yalnızca iki panelin birleştiği yerde su, bir piksel kayarak akıyordu. Oda kare biçimindeydi. İki yan duvarın tam ortasında, karşı karşıya iki kapı vardı. Kapılar da ekranla kaplıydı, ama ağır, brütalist çerçeveleri onları duvarlardan ayırıyordu; kapı oldukları belliydi. Tavanı bulutlar ve hafif bir güneş ışığı süslüyordu. Gün akışı tavana yansıyor, saat ilerledikçe döngü tamamlanıyordu. Yaz sonuyla ilkbahar başı arasında bir mevsimdi bu; burası adeta mevsimsel bir deneyim odasıydı. Arif, burnunun üstünde yamuk duran gözlüğünü masadan sarkan sağ koluyla düzeltti. Ağır ağır gözlerini açtı, doğruldu, kendine gelmek için ellerini yüzüne götürüp ovuşturdu. Uyurken yanağında biriken salyayı elinin tersiyle sildi. Koltuğunun altından bir bez çıkarıp masadaki salyayı temizledi; sonra bezi, bakmadan, odanın ön köşesindeki kutuya basket atar gibi fırlattı. Bez kutuya düştü. Bu odadaki hiçbir şey tesadüfen yerleştirilmemişti.

Arif’in odasında gün, doğadan önce başlıyordu. SCROLL

Paranoyak bir şekilde uyuyordu. Başı dokunmatik çalışma masasının üstündeydi; kolları iki yandan sarkıyordu.

Ağzından akan salya masanın yüzeyine değmişti.

Önündeki dev ekran kapalıydı; sağında ve solunda iki dev ekran daha duruyordu. Masa kocaman bir bilgisayar odasını andırıyordu.

Uyurken bile çalışıyordu.

Odanın bütün duvarları ekranlarla kaplıydı. Görüntüler sayesinde insan kendini içeride değil, ormanın içinde, bir akarsuyun kenarında sanıyordu.

Akarsuyun sesi, üç yüz altmış derecelik görüntü… Hepsi son derece gerçekçiydi.

Dışarıdaki dünya gerçek değildi. Ama yeterince uzun bakarsanız, gerçeğinden ayırmak da mümkün değildi.

Oda kare biçimindeydi. İki yan duvarın tam ortasında, karşı karşıya iki kapı vardı.

Kapılar da ekranla kaplıydı, ama ağır, brütalist çerçeveleri onları duvarlardan ayırıyordu. Kapı oldukları belliydi.

Tavanı bulutlar ve hafif bir güneş ışığı süslüyordu.

Gün akışı tavana yansıyor, saat ilerledikçe döngü tamamlanıyordu. Yaz sonuyla ilkbahar başı arasında bir mevsim yaşatıyordu; burası adeta mevsimsel bir deneyim odasıydı.

Burnunun üstünde yamuk duran gözlüğünü, masadan sarkan sağ koluyla düzeltti.

Ağır ağır gözlerini açtı. Doğruldu; kendine gelmek için ellerini yüzüne götürüp ovuşturdu.

Uyurken yanağında biriken salyayı elinin tersiyle sildi.

Koltuğunun altından bir bez çıkardı ve masadaki salyayı temizledi.

Sonra bezi, bakmadan, odanın ön köşesindeki kutuya basket atar gibi fırlattı.

Bu odadaki hiçbir şey tesadüfen yerleştirilmemişti.

02 — DIŞARISI

Ayağa kalktı. Çalışma masası odanın tam ortasındaydı. Sağındaki kapıya doğru ağır adımlarla ilerledi; küçük robot birkaç adım geriden onu izledi. Hava kararmaya yakındı ve serinlemişti. Belki gece yağmur da çiseleyebilirdi. Arif’in sabahları hep akşamla birlikte başlardı. Odanın zemini tahtadandı; sanki bir ağaç ev yapılmış da duvarları ve tavanı hiç bırakılmamış gibiydi. Yavaşça kapı koluna uzandı ve kapıyı açtı. Kapının ardında orman sürüp gidiyordu: dar bir tahta geçit, el uzatsan dokunacağın eğrelti otları, tahtaların altından akan su; nişlerinde bekleyen iki robot ve boş bir niş. Arif eşikte bir an durup dinledi. Her sabah aynı akarsuyu dinliyordu. İçeri girdi; mercekli robot da peşinden süzüldü. Kapıyı kapattı. Oda, ormanı kimse için oynatmayı sürdürdü. Tavanda akşam geceye döndü. Yağmur geceyi beklemeden çiselemeye başladı. Sonra ince, parlak bir çizgi duvarların üstünden geçti ve ardında orman biraz farklı yeniden çizildi: bir dal yer değiştirmiş, bir taş kaymış, eğrelti otları sıklaşmıştı. Her sabah biraz farklı görünüyordu.

Ayağa kalktı. Çalışma masası odanın tam ortasındaydı.

Sağındaki kapıya doğru ağır adımlarla ilerledi.

Hava kararmaya yakındı ve serinlemişti. Belki gece yağmur da çiseleyebilirdi. Arif’in sabahları hep akşamla birlikte başlardı.

Odanın zemini tahtadandı; sanki bir ağaç ev yapılmış da duvarları ve tavanı hiç bırakılmamış gibiydi.

Yavaşça kapı koluna uzandı ve kapıyı açtı. Kapının ardında orman sürüp gidiyordu; su, tahtaların altından akıyordu.

Her sabah aynı akarsuyu dinliyordu. İçeri girdi ve kapıyı kapattı.

Oda, ormanı kimse için oynatmayı sürdürdü.

Yağmur geceyi beklemeden çiselemeye başladı.

Her sabah biraz farklı görünüyordu.

03 — RUTİN

Yaklaşık kırk dakika sonra kapı yeniden açıldı. Arif kıyafetlerini değiştirmişti; saçları hâlâ ıslaktı. Onu üç robot takip ediyordu. Robotlardan birinde kahve takımı, ötekinde atıştırmalıklar vardı. Üçüncüsünde ise görünürde hiçbir şey yoktu; yalnızca küçük bir başı ve tek bir merceği vardı. Arif yeniden masasına oturdu. Robotlar, tahtanın daire biçiminde aşındığı yerlerde durdu; üçüncüsü biraz uzakta kaldı, merceği ona dönüktü. Arif elini sağındaki boşluğa uzattı; robot hemen oraya ilerleyip kahveyi eline itti. Robota bakmadı bile; gözleri kapalı ekrandaydı. Bir yudum aldı, ardından bardağı aynı yere doğru uzatıp bıraktı. Neyse ki robot yakalamıştı; zaten hiç kaçırdığı olmamıştı. Bir yudum daha aldı ve bardağı yine aynı yere bıraktı; robot yine yakaladı. Bazı hareketleri düşünmeden yaparsınız. Çünkü onları daha önce binlerce kez yapmışsınızdır.

Yaklaşık kırk dakika sonra kapı yeniden açıldı.

Kıyafetlerini değiştirmişti; saçları hâlâ ıslaktı. Onu üç robot takip ediyordu.

Robotlardan birinde kahve takımı, ötekinde atıştırmalıklar vardı.

Üçüncüsünde ise görünürde hiçbir şey yoktu.

Arif yeniden masasına oturdu. Üçüncü robot biraz uzakta durdu. Merceği ona dönüktü.

Elini sağındaki boşluğa uzattı; robot hemen oraya ilerleyip kahveyi eline itti.

Robota bakmadı bile; gözleri kapalı ekrandaydı.

Bir yudum aldı, ardından bardağı aynı yere doğru uzatıp bıraktı.

Neyse ki robot yakalamıştı; zaten hiç kaçırdığı olmamıştı.

Bazı hareketleri düşünmeden yaparsınız. Çünkü onları daha önce binlerce kez yapmışsınızdır.

04 — ARŞİV

Arif, önündeki dev monitörün altındaki büyük siyah düğmeye basacaktı. Parmağı düğmenin bir santim üstünde durdu. Ayağa kalktı ve sol kapıya yöneldi. Bilmediği şeylerden çok, hatırlamadığı şeylerden korkuyordu. Kapıyı yavaşça açtı; soğuk, beyaz bir ışık tahtaların üstüne döküldü. İnsan unuturdu. Makine unutmazdı. En azından Arif buna inanıyordu. İçeride göz alabildiğine uzanan, derin ve geniş bir oda vardı. Koridorlar kitap raflarını andırıyordu; ama raflarda kitaplar değil, dijital bilgi taşıyıcıları diziliydi. Tüm dünya tarihi; kitaplar, filmler, biyografiler, olaylar… Hepsi kategorilere ayrılmış, ilgili koridorların belleklerinde saklanıyordu: savaş, ekonomi, inanç, göç, bilim, çöküş, toparlanma. Ana koridorun sonunda, halka hâlinde dizilmiş kara sütunların ortasında bilgisayarın beyni duruyordu. Arif’in aksine, hiç uyumuyordu. Dünyanın tüm tarihi burada bulunabilirdi. Arif kapıdan içeri girdi, sağ taraftaki şalteri indirdi. Işıklar raf raf, ta beyne kadar yandı. Unutmamak, onun için bir meziyet değildi. Bir zorunluluktu. Hafif bir ıslıkla ritim tutarak odasına döndü ve masasına oturdu. Arşivin kapısını açık bıraktı.

Önündeki dev monitörün altındaki büyük siyah düğmeye basacaktı.

Durdu. Ayağa kalktı ve sol kapıya yöneldi.

Bilmediği şeylerden çok, hatırlamadığı şeylerden korkuyordu.

Kapıyı yavaşça açtı.

İnsan unuturdu.

Makine unutmazdı.

En azından Arif buna inanıyordu.

İçeride göz alabildiğine uzanan, derin ve geniş bir oda vardı. Koridorlar kitap raflarını andırıyordu; ama raflarda kitaplar değil, dijital bilgi taşıyıcıları diziliydi.

Tüm dünya tarihi; kitaplar, filmler, biyografiler, olaylar… Hepsi kategorilere ayrılmış, ilgili koridorların belleklerinde saklanıyordu.

Bilgisayarın beyni de buradaydı. Arif’in aksine, hiç uyumuyordu.

Dünyanın tüm tarihi burada bulunabilirdi.

Kapıdan içeri girdi, sağ taraftaki şalteri indirdi.

Unutmamak, onun için bir meziyet değildi. Bir zorunluluktu.

Hafif bir ıslıkla ritim tutarak odasına döndü ve masasına oturdu. Arşivin kapısını açık bıraktı.

05 — TARİH

Siyah düğme artık kırmızı yanıyordu. Sistem, şu ana kadar olan bütün tarihi, olayları, haberleri kategorilere ayırarak inceliyordu; masadaki ekranlar binlerce küçük görüntüyle doldu. Görüntülerden biri büyüdü ve bir şehir meydanına dönüştü. Arif bu meydanı ezbere biliyordu: saat kulesini, çeşmeyi, köşedeki fırını. 1914’tü: güneşli bir sabah, raylarda bir tramvay, cephelerde bayraklar, kalabalık. Makine meydana hep aynı yerden bakıyordu; değişen her şey görünsün diye. 1917’de savaş geldi: duman, çeşmenin yanında askerî bir kamyon, bomboş bir meydan. 1931’de kriz: bankanın merdivenlerinde uzun bir kuyruk, kepenkleri inmiş dükkânlar. Aynı korku, farklı yıllarda başka isimlerle ortaya çıkıyordu. 1944’te enkaz: kule yıkıldı; saati, yıkıldığı dakikada durdu. 1962’de toparlanma: iskeleler, onarılmış bir saat, yeniden insanlar. Sonra herkes yeniden başladı; her seferinde ilk kez başladığını sanarak.

Siyah düğme artık kırmızı yanıyordu.

Sistem, şu ana kadar olan bütün tarihi, olayları, haberleri kategorilere ayırarak inceliyordu.

1914

1917 SAVAŞ

1931 KRİZ

1944 ENKAZ

1962 TOPARLANMA

Arif bu meydanı ezbere biliyordu: saat kulesini, çeşmeyi, köşedeki fırını.

Makine meydana hep aynı yerden bakıyordu; değişen her şey görünsün diye.

Aynı korku, farklı yıllarda başka isimlerle ortaya çıkıyordu.

Kule yıkıldı; saati, yıkıldığı dakikada durdu.

Sonra herkes yeniden başladı; her seferinde ilk kez başladığını sanarak.

06 — ÖRÜNTÜ

Meydan dönmeye devam etti. 1991’de yeni bir çatışma: tramvay raylarının üstünde barikatlar, kırık camlar. Binalar değişiyordu. 2008’de yeni bir kriz: başka kıyafetler, başka şemsiyeler, ama aynı banka kapısında aynı biçimde bir kuyruk. İnsanlar değişiyordu. 2029’da cam cepheler. 2041’de kulenin arkasında, 1917’dekiyle aynı yerde bir duman. Hikâye değişmiyordu. Sonra meydan noktalara ayrıldı; her insan, her araç, her pencere bir düğüme dönüştü. Makine, olaylardan çok boyutlu bir ağ örüyordu. Adeta bir insan beyni gibi, gelişmiş modellerle her şeyi birbirine bağlıyordu. İnsandan farklı olarak, bu makinede unutmak diye bir şey yoktu; yalnızca ilgili veri silinirse unutuluyordu. Amacı, geçmişe bakarak gelecekte olacakları önceden tahmin etmekti. Düğümler 1914’ten bugüne yükselen bir sarmalda toplandı. Tarih belli aralıklarla kendini tekrar ediyordu. Toplumlar, devletler hep aynı davranışlara dönüyordu: savaşlar, krizler… Yukarıdan bakıldığında sarmalın bütün turları tek bir çembere oturuyordu. Dünya sanki kendi içinde bir döngüye girmiş gibiydi. Karmaşanın içinde gizli bir düzen vardı. Arif de o düzeni çözmek için bu makineyi kullanıyordu.

1991 YENİ ÇATIŞMA

2008 YENİ KRİZ

2029

2041

Binalar değişiyordu.

İnsanlar değişiyordu.

Hikâye değişmiyordu.

Makine, olaylardan çok boyutlu bir ağ örüyordu. Adeta bir insan beyni gibi, gelişmiş modellerle her şeyi birbirine bağlıyordu.

İnsandan farklı olarak, bu makinede unutmak diye bir şey yoktu; yalnızca ilgili veri silinirse unutuluyordu.

Amacı, geçmişe bakarak gelecekte olacakları önceden tahmin etmekti.

Tarih belli aralıklarla kendini tekrar ediyordu. Toplumlar, devletler hep aynı davranışlara dönüyordu: savaşlar, krizler…

Dünya sanki kendi içinde bir döngüye girmiş gibiydi.

Karmaşanın içinde gizli bir düzen vardı. Arif de o düzeni çözmek için bu makineyi kullanıyordu.

07 — ANOMALİ

Sarmal bugünde bitiyordu. En üstteki düğüm bu akşamdı: bir uyanış, bir kahve, bir şalter. Ama bir kayıt daha vardı: bugünden sonra. Sarmalın ucunun hemen üstünde, hiçbir şeye bağlı olmayan soluk kırmızı bir düğüm belirdi; ekranda ANOMALY yazıyordu. Arif önce bunu bir hata sandı. Sonra tarihi kontrol etti. Sağdaki ekranda iki tarih vardı: bugünün ve yarının. Kayıt yarın sabaha aitti. Saat 05.12. “Bu imkânsız,” dedi. Kaydı açtı. Ekranda, şafaktan önceki mavi ışıkta, alçak bir açıdan çekilmiş bir oda belirdi. Odanın bütün ayrıntılarını biliyordu: köşedeki kutuyu, masanın arkasında bekleyen robotları. Masada bir adam uyuyordu. Başı masanın üstünde, kolları iki yandan sarkıyordu. Ama bu kayıt henüz yaşanmamıştı. Arif başını çevirdi. Üçüncü robot, kaydın çekildiği yerde duruyordu. Merceği yine ona dönüktü.

Sarmal bugünde bitiyordu. En üstteki düğüm bu akşamdı: bir uyanış, bir kahve, bir şalter.

Ama bir kayıt daha vardı: bugünden sonra.

Arif önce bunu bir hata sandı.

Sonra tarihi kontrol etti. Kayıt yarın sabaha aitti. Saat 05.12.

— Bu imkânsız.

Odanın bütün ayrıntılarını biliyordu: köşedeki kutuyu, masanın arkasında bekleyen robotları.

Masada bir adam uyuyordu. Başı masanın üstünde, kolları iki yandan sarkıyordu.

Ama bu kayıt henüz yaşanmamıştı.

Arif başını çevirdi. Üçüncü robot, kaydın çekildiği yerde duruyordu. Merceği yine ona dönüktü.

08 — TEKERRÜR

Düğme hâlâ kırmızı yanıyordu. Sabah 05.12’ye daha saatler vardı. Arif’in parmağı yeniden düğmeye indi. Bu kez durmadı. Düğmeye bastı. Bütün ekranlar sırayla karardı: önce masadakiler, sonra duvarlardaki orman, en son tavandaki gökyüzü. Geriye düğmenin kırmızı halkası kaldı; sonra o da söndü. Ses de gitti: ne akarsu kaldı ne uğultu. Bir süre sonra ekranlarda tek bir kelime belirdi: TEKERRÜR. Sistem açılmıştı… Ekranlar loş bir ışıkla geri geldi; ormanın yerinde, dört duvarda da tek bir çember vardı. Makine geleceği görmüyordu. Geleceğin, geçmişe ne kadar benzediğini hesaplıyordu.

Düğme hâlâ kırmızı yanıyordu. Sabah 05.12’ye daha saatler vardı.

Bu kez durmadı. Düğmeye bastı.

Bir süre sonra ekranlarda tek bir kelime belirdi.

TEKERRÜR

Sistem açılmıştı…

Makine geleceği görmüyordu.

Geleceğin, geçmişe ne kadar benzediğini hesaplıyordu.

09 — GÖZLEMCİ

Kayıtlar birbiri ardına açıldı; hepsi aynı alçak açıdan, üçüncü robotun durduğu yerden çekilmişti. Her birinin köşesinde ITERATION yazıyor, yanındaki numara her kayıtta bir artıyordu. Birinde Arif gözlüğünü düzeltiyordu. Fakat bir şey yanlıştı. Bir sonrakinde bez, bakılmadan atılmış, kutuya düşüyordu. Bu kayıtların hiçbiri ilk kayıt değildi. Sonra parmak, siyah düğmenin bir santim üstünde duruyordu. Bardak boşluğa bırakılıyor, robot onu yakalıyordu. Aynı oda. Aynı robot. Arif sağdaki kapıya yürüyordu. Aynı kapı. Aynı hareket. Ekranda makinenin döngüsü belirdi: PAST, PATTERN, SIMULATION, OBSERVATION, CORRECTION, REPEAT. Oda tepeden görünüyordu: ortada masa, masada kıpırtısız bir adam, aşınmış dairelerin üstünde robotlar. Arif, o düzeni çözmek için makineyi kullandığına inanıyordu. Saat 05.12’de masada uyuyordu. Kayıttaki gibi. Tavanda gün doğdu, öğleni geçti, akşama döndü; oda yeniden başladı. Gözlüğü yine yamuktu. Bez yine kutuya düştü. Sağındaki kapıya doğru yürüdü; aynı ağır adımlarla. Yarı yolda durdu. Bu, hiçbir kayıtta yoktu. Masaya döndü. Üçüncü robotun merceği, ilk kez ondan başka bir yere çevrildi: kaydı izleyen tarafa. Ortadaki ekranda iki satır belirdi: OBSERVER DETECTED. SCROLL INPUT. Arif ekrana baktı. Sonra, ekranın baktığı yere. Oda yavaşça karardı; en son, merceğin kenarındaki küçük beyaz ışık kaldı. Belki de gelecek, henüz yaşanmamış bir şey değildi. Belki yalnızca henüz hatırlamadığımız bir şeydi.

Kayıtlar birbiri ardına açıldı; hepsi aynı alçak açıdan çekilmişti.

Fakat bir şey yanlıştı.

Bu kayıtların hiçbiri ilk kayıt değildi.

Aynı oda. Aynı robot.

Aynı kapı. Aynı hareket.

Arif, o düzeni çözmek için makineyi kullandığına inanıyordu.

Saat 05.12’de masada uyuyordu. Kayıttaki gibi.

Gözlüğü yine yamuktu. Bez yine kutuya düştü.

Sağındaki kapıya doğru yürüdü; aynı ağır adımlarla.

Yarı yolda durdu. Bu, hiçbir kayıtta yoktu.

Masaya döndü. Üçüncü robotun merceği, ilk kez ondan başka bir yere çevrildi.

Arif ekrana baktı. Sonra, ekranın baktığı yere.

Belki de gelecek, henüz yaşanmamış bir şey değildi.

Belki yalnızca henüz hatırlamadığımız bir şeydi.

08 — BEYİN-KÖKÜ

Kararı gerçekten sen mi veriyorsun?

01 — LABORATUVAR

Profesör Veyl’in laboratuvarında gece hiçbir zaman tam olarak bitmezdi. Tavanın çok yukarısında, karanlığa gömülmüş servis ışıkları ağır ağır yanıp sönerdi. Ortadaki devasa boşluk, kat kat yükselen metal balkonlarla çevriliydi; her katta yarı dik açıyla yerleştirilmiş istasyonlar, her istasyonda bir beden vardı. Başlar çerçevelere sabitlenmiş, şakaklardaki eski cerrahi izler açılmıştı. Beyinler ne tam içerideydi ne tam dışarıda: bedenden koparılmadan, damar ve omurilik bağlantıları korunarak metal desteklere ve sıvı kanallarına bağlanmıştı. Her bedenin yanındaki küçük ekranda başka bir dünya akıyordu: banliyö sokaklarında bisiklete binen küçük bir kız, verandasında sabah kahvesini içen yaşlı bir adam, deniz kenarında yürüyen bir kadın, gömleğinin düğmelerini ilikleyen genç bir adam, annesine sarılan bir çocuk, yağmurun altında gülümseyen bir adam. Aynı dünyada değillerdi. Her biri kendi anılarından, korkularından ve özlemlerinden kurulmuş bir evrende yaşıyordu. Veyl bunlara “cennet” demiyordu. Ama cennet gibi kuruyordu; çünkü beyin yabancı dünyalara zor inanır, tanıdık masaya, tanıdık kokuya, tanıdık yüzlere tutunurdu. Veyl bu dünyaların tanrısıydı. Bunu yüksek sesle söylemezdi. Ama gökyüzünün ne kadar mavi olacağını, komşunun ne zaman gülümseyeceğini, hangi mektubun hangi sabah kapıya bırakılacağını o belirlerdi. İsterse içeri girebilirdi. Çoğu zaman girmezdi. Sahneyi kurar, ışığı ayarlar, sonra onların kendi kararlarını verdiklerini sanmalarını izlerdi. Başındaki nöro-arayüz onu simülasyona sokmuyordu; yalnızca karar ile gerekçe arasındaki o küçücük boşluğu yakalamasına yardım ediyordu. Ana ekranda bir dosya açıktı. DENEK: LEVY A. KİŞİSEL EVREN: BANLİYÖ / ARŞİV YAŞAMI / DÜŞÜK ÇATIŞMA ORTAMI. PERDE DİRENCİ: ARTIYOR. HAFIZA EŞLEME: KISMİ UYUMSUZLUK. GEREKÇE KATMANI: GECİKMELİ. YARDIM PROTOKOLÜ: HENÜZ AKTİF DEĞİL. Levy’nin beyin haritasında hareket niyeti yükseliyor, ardından gerekçe geliyordu. Normalde bu boşluk öyle iyi kapatılırdı ki denek hiçbir şey fark etmezdi. Levy’de ise açılmaya başlamıştı. Bazen açıklama yarım saniye geç kalıyordu.

Profesör Veyl’in laboratuvarında gece hiçbir zaman tam olarak bitmezdi. SCROLL

Ortadaki devasa boşluk, kat kat yükselen metal balkonlarla çevriliydi. Her katta yarı dik açıyla yerleştirilmiş istasyonlar, her istasyonda bir beden.

Başlar çerçevelere sabitlenmiş, şakaklardaki eski izler açılmıştı. Beyinler ne tam içerideydi ne tam dışarıda: bedenden koparılmadan sıvı kanallarına bağlanmıştı.

Her bedenin yanındaki küçük ekranda başka bir dünya akıyordu. Verandasında kahvesini içen yaşlı bir adam. Yağmurun altında gülümseyen bir başkası.

Aynı dünyada değillerdi. Her biri kendi anılarından kurulmuş bir evrendeydi. Veyl bunlara “cennet” demiyordu. Ama cennet gibi kuruyordu.

Veyl bu dünyaların tanrısıydı. Bunu yüksek sesle söylemezdi. Ama gökyüzünün ne kadar mavi olacağını, komşunun ne zaman gülümseyeceğini o belirlerdi.

İsterse içeri girebilirdi. Çoğu zaman girmezdi. Sahneyi kurar, ışığı ayarlar, sonra onların kendi kararlarını verdiklerini sanmalarını izlerdi.

Başındaki nöro-arayüz onu simülasyona sokmuyordu. Yalnızca karar ile gerekçe arasındaki o küçücük boşluğu yakalamasına yardım ediyordu.

Hareket niyeti yükseliyor, ardından gerekçe geliyordu. Levy’de aradaki boşluk açılmaya başlamıştı. Bazen açıklama yarım saniye geç kalıyordu.

02 — PROTOKOL

Veyl defterini açtı. Aynı kavramlar sayfalar boyunca tekrar ediyordu: Bilinç perdesi. Beyin uykusu. Gerekçe katmanı. Özbenlik savunması. Yardım protokolü. Yumuşak kaldırma. Geri aktarım. İkna. Kalemi eline aldı. Bir şey yazmadı. “Başlamış,” dedi. Sonra bilgisayarda bir protokol açtı: BRAINROOT / UYUM ÇAĞRISI. Aşama 1: Gecikmiş randevu bildirimi. Aşama 2: Kırmızı güzergâh yönlendirmesi. Aşama 3: Yardım protokolü kontrollü temas. Aşama 4: Perde çatlağı. Aşama 5: Gerekçe katmanı gözlemi. Aşama 6: Hafıza temizleme ve geri salım. Veyl bir süre durdu. “Daha yavaş,” dedi. Enter tuşuna basmadan önce gözlerini kapattı. “Bu kez daha yavaş.” Tuşa bastı.

Veyl defterini açtı. Aynı kavramlar sayfalar boyunca tekrar ediyordu. Kalemi eline aldı. Bir şey yazmadı.

— Başlamış.

Sonra bilgisayarda bir protokol açtı.

— Daha yavaş.

Enter tuşuna basmadan önce gözlerini kapattı.

— Bu kez daha yavaş.

Tuşa bastı.

03 — PAZARTESİ

Levy pazartesi sabahı odasına yayılan yumuşak ışıkla uyandı. Perdeler gün doğmadan birkaç dakika önce kendiliğinden aralanmıştı. Su dolu bardak, ütülü gömlek, ayaklarının ineceği yere bırakılmış terlikler: her şey yerli yerindeydi. Duvardaki küçük ekran günün havasını gösteriyordu: Açık. Ilık. Dengeli. Bu şehirde hava çoğu zaman böyleydi. İnsanlar üzülür ama çökmeyecek kadar üzülürdü. Dünya, insanın canını yakabilecek şeylerin kenarları törpülenmiş gibi duruyordu. Banyoda, aynanın karşısında saçlarını kaldırınca başındaki ince halka izini gördü. Şakaklarından geçip başını sarıyordu. Soluktu. Temizdi. Herkeste vardı. Parmağını izin üzerinden geçirdi; bir an soğuk bir çizgi hissetti. Sonra geçti. “Bugün işe geç kalmamalıyım,” dedi. Kahvesini içip verandaya çıktı. Karşı evin bahçesinde Bayan Elen çiçeklerini suluyordu; beyaz saçlarının arasındaki halka izi sabah ışığında belli belirsiz parlıyordu. Levy elini kaldırdı: “Günaydın! Ve olur ya belki sizi göremem; iyi günler, iyi akşamlar ve iyi geceler!” Bayan Elen güldü: “Her zamanki gibisin, Levy.” Levy de güldü. Bu cümleyi neden sevdiğini bilmiyordu. Sanki eski bir yerden geliyordu. Belki bir filmden. Belki çocukluğundan. Banliyö kusursuzdu: beyaz çitler, biçili çimler, bisiklete binen çocuklar. Hiçbir şey acele etmiyordu. Otobüs durağındaki ekranda gülümseyen bir aile vardı: anne, baba, iki çocuk. Hepsinin başında aynı halka izi. Altında bir kamu duyurusu: Düzenli perde kontrolleri, sağlıklı bir iç yaşamın temelidir. Levy’nin işi şehir arşivlerinin alt katındaydı; eski kayıtları düzenliyor, bozuk dosya adlarını düzeltiyordu. Pazartesi sıradan geçti. Yalnızca öğleden sonra ekran bir anlığına karardı ve siyah bir kutuda yarım bir satır belirdi: BRAINROOT / AKTARIM / DENEK L—. Yazı tamamlanmadan kayboldu. “Arşiv hatası,” dedi Levy ve çalışmaya devam etti.

Levy pazartesi sabahı odasına yayılan yumuşak ışıkla uyandı. Perdeler gün doğmadan birkaç dakika önce kendiliğinden aralanmıştı.

Su dolu bardak, ütülü gömlek, terlikler: her şey yerli yerindeydi.

Bu şehirde insanlar üzülür ama çökmeyecek kadar üzülürdü. Dünya, insanın canını yakabilecek şeylerin kenarları törpülenmiş gibi duruyordu.

Aynada saçlarını kaldırınca başındaki ince halka izini gördü. Şakaklarından geçip başını sarıyordu. Soluktu. Temizdi. Herkeste vardı.

Parmağını izin üzerinden geçirdi. Bir an soğuk bir çizgi hissetti. Sonra geçti.

— Bugün işe geç kalmamalıyım.

Kahvesini içip verandaya çıktı. Karşı bahçede Bayan Elen çiçeklerini suluyordu.

— Günaydın! Ve olur ya belki sizi göremem; iyi günler, iyi akşamlar ve iyi geceler!

— Her zamanki gibisin, Levy.

Levy de güldü. Bu cümleyi neden sevdiğini bilmiyordu. Sanki eski bir yerden geliyordu. Belki bir filmden. Belki çocukluğundan.

Banliyö kusursuzdu. Hiçbir şey acele etmiyordu. Duraktaki ekranda gülümseyen bir aile vardı. Hepsinin başında aynı halka izi.

İşi şehir arşivlerinin alt katındaydı. Pazartesi sıradan geçti. Yalnızca öğleden sonra ekran bir anlığına karardı.

— Arşiv hatası.

04 — SALI

Salı sabahı yine aynı ışıkla uyandı. Aynadaki halka izi biraz daha koyu görünüyordu. Işıktandır, diye düşündü. Verandada Bayan Elen yine çiçeklerini suluyordu. Levy elini kaldırdı: “Günaydın! Ve olur ya belki sizi göremem…” Bayan Elen yine güldü: “Her zamanki gibisin, Levy.” Bu defa cümle biraz daha önceden duyulmuş gibi geldi. Levy durdu, sonra gülümsedi: “İnsan bazı şeyleri alışkanlık yapıyor.” Otobüste karşısında, annesinin dizine yaslanmış uyuyan bir çocuk vardı. Başındaki halka izi yeniydi; çevresi hâlâ pembeydi. Levy bakışını camdan dışarı çevirdi. Öğle arasında kantinde herkes bir an pencereye döndü: önce uzak masadaki adam, sonra yanındaki kadın, sonra diğerleri, bir dalga gibi. Levy de baktı. Dışarıda hiçbir şey yoktu. Herkes konuşmasına döndü; Levy’nin çatalı havada kaldı. “Bir şey mi oldu? Dışarı baktınız,” dedi karşısındaki kadına. “Bakmışımdır,” dedi kadın. Sonra ekledi: “Bazen insan bir şeye bakar ama neden baktığını bilmez.” “Evet,” dedi Levy. “Olur.” O akşam televizyonda Profesör Veyl vardı. Onu herkes tanırdı: Bilişsel Stabilizasyon sisteminin kurucusu, perde uyum protokollerinin mimarı. Yüzü sakindi, sesi ölçülüydü. Ekranın altından bir yazı geçiyordu: PROF. DR. VEYL: “PERDE, BİLİNCİN DÜŞMANI DEĞİL; DENGESİDİR.” Burada okur, Levy’nin ne yapacağını seçer: sesi kısmak ya da kanalı değiştirmek. Hangisi seçilirse seçilsin, Levy elini kumandaya uzattığında kumanda masada değildi. Bir an sonra kumandanın elinde olduğunu fark etti; parmağı ses azaltma tuşuna basmıştı bile. Sonra düşündü: “Sesi kısmak istedim.” Cümle içinden geçti. Ama biraz geç geldi. Kanalı değiştirmeyi seçen okur için bir satır daha vardır: Levy kanalı değiştirmek istediğini artık hatırlamıyordu.

Salı sabahı yine aynı ışık. Aynadaki iz biraz daha koyu görünüyordu. Işıktandır, diye düşündü.

— Günaydın! Ve olur ya belki sizi göremem…

— Her zamanki gibisin, Levy.

Bu defa cümle biraz daha önceden duyulmuş gibi geldi. Levy durdu, sonra gülümsedi.

— İnsan bazı şeyleri alışkanlık yapıyor.

Otobüste karşısındaki çocuğun halka izi yeniydi; çevresi hâlâ pembeydi. Levy bakışını camdan dışarı çevirdi.

Öğle arasında kantinde herkes bir an pencereye döndü. Önce uzak masadaki adam. Sonra yanındaki kadın. Sonra diğerleri.

Levy de baktı. Dışarıda hiçbir şey yoktu. Herkes konuşmasına döndü. Levy’nin çatalı havada kaldı.

— Bir şey mi oldu? Dışarı baktınız.

— Bakmışımdır. — Bazen insan bir şeye bakar ama neden baktığını bilmez.

— Evet. Olur.

O akşam televizyonda Profesör Veyl vardı. Onu herkes tanırdı: Bilişsel Stabilizasyon sisteminin kurucusu. Yüzü sakindi, sesi ölçülüydü.

Bir an sonra kumandanın elinde olduğunu fark etti. Parmağı ses azaltma tuşuna basmıştı bile.

“Sesi kısmak istedim.”

Cümle içinden geçti. Ama biraz geç geldi.

Cümle içinden geçti. Ama biraz geç geldi. Kanalı değiştirmek istediğini artık hatırlamıyordu.

05 — ÇARŞAMBA

Çarşamba sabahı kapı ziliyle uyandı. Perdeler henüz açılmamıştı. Zil ikinci kez çaldığında kapıyı açtı: verandada kimse yoktu. Yerde küçük beyaz bir zarf duruyordu; üzerinde yalnızca adı yazılıydı: LEVY A. Zarfı mutfak masasında açtı. İçinde tek sayfalık bir çağrı vardı. BİLİŞSEL STABİLİZASYON MERKEZİ. Perde Uyum Kontrolü — Kaçırılmış Randevu Bildirimi. Ad: Levy A. Randevu tarihi: Geçen hafta çarşamba. Durum: Katılım sağlanmadı. Yeni çağrı: Bugün, 09.30. Kat: 3. Birim: Uyanış Sonrası Adaptasyon. Not: Randevunuz bir hafta önce gerçekleşmeliydi. Gecikme, uyumsuzluk belirtisi sayılır. Lütfen bugün merkeze başvurunuz. Aksi durumda alışılmadık yöntemlere başvurulacaktır. Geçen hafta çarşamba ne yemişti? Eve kaçta dönmüştü? Cevaplar vardı ama yerlerine oturmuyordu. Telefonundaki takvimde randevu gerçekten kayıtlıydı; kendi hesabından eklenmişti. “Unutmuşum,” dedi. Rahatlamayı bekledi. Rahatlamadı. Saat 08.14’tü. Arşivde dosyalar vardı. Ama zarf masadaydı ve son satır her şeyden daha ağır görünüyordu: Aksi durumda alışılmadık yöntemlere başvurulacaktır. Ayağa kalktı. “Önce merkeze giderim.” Ayakkabılarını giydi. “Zaten gecikmişim.” Bu cümle daha iyi çalıştı. Evden çıktı. Bayan Elen’in verandası boştu. Sulama kabı oradaydı; toprak ıslaktı. Yokluğu, varlığından daha belirgin görünüyordu.

Çarşamba sabahı kapı ziliyle uyandı. Perdeler henüz açılmamıştı.

Verandada kimse yoktu. Yerde küçük beyaz bir zarf duruyordu. Üzerinde yalnızca adı yazılıydı: LEVY A.

Zarfı mutfak masasında açtı.

Geçen hafta çarşamba ne yemişti? Eve kaçta dönmüştü? Cevaplar vardı ama yerlerine oturmuyordu.

Telefonundaki takvimde randevu gerçekten kayıtlıydı. Kendi hesabından eklenmişti.

— Unutmuşum.

Rahatlamayı bekledi. Rahatlamadı.

Saat 08.14’tü. Arşivde dosyalar vardı. Ama zarf masadaydı. Son satır, her şeyden daha ağır görünüyordu.

Aksi durumda alışılmadık yöntemlere başvurulacaktır.

Ayağa kalktı. “Önce merkeze giderim.”

Ayakkabılarını giydi. “Zaten gecikmişim.”

Bu cümle daha iyi çalıştı.

Bayan Elen’in verandası boştu. Sulama kabı oradaydı; toprak ıslaktı. Yokluğu, varlığından daha belirgin görünüyordu.

06 — MERKEZ

Merkez şehrin en temiz bölgesindeydi. Simetrik ağaçları, küçük süs havuzu ve beyaz taş yollarıyla bir sağlık kurumundan çok bir huzur parkına benziyordu. İnsanlar banklarda oturmuş, formlarına bakıyordu. Kimse hasta görünmüyordu. Kimse korkmuş gibi değildi. Binanın üzerinde sade bir tabela vardı: BİLİŞSEL STABİLİZASYON MERKEZİ. Altında: Kendinizi yeniden duymak için. Levy içeri girmeden önce bahçedeki panolara baktı. Perde nedir? Perde, içsel düzeninizi koruyan doğal bilişsel uyum katmanıdır. Düzenli kontroller; karar berraklığı, hafıza bütünlüğü ve benlik huzuru için gereklidir. Uyum gecikmeleri nelerdir? Dalgınlık, gereksiz iç sorgulama, tanıdık anlarda yabancılık hissi, karar sonrası huzursuzluk, rüya kalıntıları, tekrar algısı. Levy “karar sonrası huzursuzluk” satırında durdu. “Geç kalıyorum.” Bunu fark ettiğinde binaya doğru yürümeye başlamıştı. İçerisi geniş ve sakindi: beyaz zemin, cam duvarlar, yumuşak müzik. Herkesin başında aynı halka izi vardı. Danışmadaki görevli başını kaldırdı: “Levy A. Geç kalmış perde uyum kontrolü. Üçüncü kat, Uyanış Sonrası Adaptasyon Birimi.” Levy zarfı uzattı. Kadın zarfa bakmadı. “Lütfen kırmızı yolu takip edin.” Zeminde iki çizgi vardı. Mavi olanı çıkışa ve bekleme alanlarına gidiyordu; kırmızı olanı salonu geçip sağdaki aralık merdiven kapısında bitiyordu. “Mavi yol çıkış mı?” diye sordu Levy. Görevli gülümsedi: “Kırmızı yolu takip edin, lütfen.” Levy mavi çizgiye baktı. Cam kapının ardında bahçe görünüyordu. Birkaç adımda dışarı çıkabilirdi. Burada okur seçer: mavi çizgi, çıkış; ya da kırmızı çizgi. Hangisi seçilirse seçilsin, Levy’nin ayakkabısının ucu kırmızı çizgiye değmişti. Kısa bir duraksama. Sadece verilmiş kararı fark ediyorsun.

Merkez şehrin en temiz bölgesindeydi; bir sağlık kurumundan çok bir huzur parkına benziyordu. Kimse hasta görünmüyordu. Kimse korkmuş gibi değildi.

İçeri girmeden önce panolara baktı.

“Karar sonrası huzursuzluk” satırında durdu.

“Geç kalıyorum.” Bunu fark ettiğinde binaya doğru yürümeye başlamıştı.

İçerisi geniş ve sakindi. Herkesin başında aynı halka izi vardı.

— Levy A. Geç kalmış perde uyum kontrolü. Üçüncü kat, Uyanış Sonrası Adaptasyon Birimi.

Levy zarfı uzattı. Kadın zarfa bakmadı.

— Lütfen kırmızı yolu takip edin.

Zeminde iki çizgi vardı. Mavi olanı çıkışa ve bekleme alanlarına gidiyordu. Kırmızı olanı salonu geçip sağdaki aralık merdiven kapısında bitiyordu.

— Mavi yol çıkış mı?

— Kırmızı yolu takip edin, lütfen.

Levy mavi çizgiye baktı. Cam kapının ardında bahçe görünüyordu. Birkaç adımda dışarı çıkabilirdi.

07 — KIRMIZI ÇİZGİ

Bir an sonra kırmızı çizgide yürüyordu. İçinden bir cümle geçti: “Zaten bunun için geldim.” Salondaki uğultu azaldı. Önce danışmadaki kadının gözleri Levy’ye döndü. Sonra kahve makinesinin önündeki adamın. Sonra form dolduran genç kadının. Sonra hepsinin. Levy yürüdükçe bakışlar çoğaldı. Levy durdu. İnsanlar da durdu. Bir adamın ayağı havada kaldı. Bir kadın formunu yarım katlamış hâlde bekledi. Kahve makinesinin önündeki adamın bardağından kahve taştı; adam fark etmedi. Levy yeniden yürüdü. Onlar da yürüdü. Önce yavaş. Sonra daha hızlı. “Merdivene gitmem gerekiyor.” Bunu düşündüğünde koşmaya başlamıştı. Salon aynı anda hareketlendi; ayak sesleri beyaz zeminde çoğaldı. Levy merdiven kapısını itti, içeri girdi, kapıyı arkasından kapattı. Sessizlik. Ne ayak sesi vardı ne bağırış. Bir süre bekledi. Kapının koluna uzandı. Açmaması gerektiğini düşündü. Kapıyı açtı. Salon normaldi. İnsanlar eski yerlerindeydi; danışmadaki kadın bilgisayarına bakıyor, kahve makinesinin önündeki adam kahvesini alıyordu. Kimse Levy’ye bakmıyordu. Kadın başını kaldırdı: “Bir sorun mu oldu?” Levy kapıyı kapattı. “Hayır.” Merdiven yalnızca ikinci kata çıkıyordu. Kırmızı çizgi basamaklardan yukarı devam ediyor, ikinci kat kapısının altından içeri giriyordu. Levy yukarı baktı. “Önce ikinci kat.” Bu düşünce adımından sonra geldi.

Bir an sonra kırmızı çizgide yürüyordu.

“Zaten bunun için geldim.”

Salondaki uğultu azaldı. Önce danışmadaki kadının gözleri Levy’ye döndü. Sonra kahve makinesinin önündeki adamın. Sonra hepsinin.

Levy durdu. İnsanlar da durdu. Bir ayak havada kaldı. Bir form yarım katlı bekledi. Bir bardaktan kahve taştı.

Levy yeniden yürüdü. Onlar da yürüdü. Önce yavaş. Sonra daha hızlı.

“Merdivene gitmem gerekiyor.” Bunu düşündüğünde koşmaya başlamıştı.

Merdiven kapısını itip içeri girdi, kapıyı arkasından kapattı. Sessizlik. Ne ayak sesi vardı ne bağırış.

Kapının koluna uzandı. Açmaması gerektiğini düşündü. Kapıyı açtı.

Salon normaldi. İnsanlar eski yerlerindeydi. Kimse ona bakmıyordu.

— Bir sorun mu oldu?

— Hayır.

Merdiven yalnızca ikinci kata çıkıyordu. Kırmızı çizgi basamaklardan yukarı devam ediyordu.

“Önce ikinci kat.”

Bu düşünce adımından sonra geldi.

08 — İKİNCİ KAT

İkinci kat daha sessizdi. Duvarlarda sakinleştirici cümleler vardı: Düşünce geçer. Düzen kalır. Perde sizi korur. İç sesiniz her zaman size ait olmak zorunda değildir. Uyum, özgürlükten önce gelir. Levy sonuncunun önünde durdu, içinden okudu: “Uyum, özgürlükten önce gelir.” Cümle, kendi sesiyle söylenmiş gibi gelmedi. Koridorun sonunda iki görevli belirdi. Beyaz üniformalıydılar; ellerinde kaleme benzeyen küçük cihazlar vardı. “Levy A., lütfen durunuz.” Levy durdu. Görevliler yaklaşmadı. “Uyum kontrolünüz tamamlanmadı,” dedi kadın olan. “Lütfen bizimle geliniz.” Levy onlara doğru birkaç adım attı. Her şey normaldi: kadının yüzünde endişeli bir nezaket, adamın yüzünde yorgunluk vardı. Bir adım daha attı. Işık titredi. Kadının yüzü uzadı, gözleri siyaha döndü, başındaki halka izi yarıldı. Adamın elindeki cihaz ince, uzun, siyah bir iğneye dönüştü. Dezenfektan kokusu çürük et ve yanmış plastik kokusuna karıştı. Sesleri parçalandı: “Dur.” “Aç.” “Tut.” “Kes.” Üç saniye. Başka bir yer: soğuk beyaz bir laboratuvar, metal bir sandalye, bilekleri bağlı bir beden, kafatasını çevreleyen metal bir halka, bir teknisyenin elinde ayar çubuğu. Veyl’in sesi, yakından ama görünmeden: “Görsel eşleşme bozuldu. Korkuyu düşürme, sadece sabitle.” Sonra yeniden koridor. Görevliler normaldi. Kadın elini hafifçe kaldırdı: “Size yardım etmek istiyoruz.” Levy koştu. Görevliler peşinden geldi. Artık onları normal göremiyordu; sesleri bazen insan sesi, bazen boğazı yırtılmış bir yaratığın hırıltısı gibiydi: “Levy A., lütfen durunuz.” “Kesiyi genişlet.” “Size zarar vermeyeceğiz.” “Baş sabitlenecek.” Levy bir odaya girip kapıyı kapattı. Hoparlörlerden düşük bir uğultu geliyordu; uğultu kulağına değil, kemiklerine dokunuyordu. Elini kapıya uzattı. Eli geç kaldı; parmakları sanki başka birinden izin bekliyordu. Kapı koluna dokunduğu anda bileklerinde kelepçe soğuğu hissetti. Üç saniye. Gerçek laboratuvar. Levy sandalyeye bağlıydı; başındaki halka mekanizması açıktı. Bir teknisyen ince kabloları ayarlıyordu. Monitörde: subject_resistance.high; justification_layer.delay: 0.8 sec. Veyl’in sesi: “Gerekçeyi geciktirme. Panikler.” Sonra yeniden oda. Levy nefes nefeseydi. “Dalmışım.” Bu açıklama yetmedi. “Uğultu yüzünden.” Bu biraz daha iyi geldi. Kapının ardından görevlinin sesi geldi, bir an normal, sonra bozuk: “Baş sabitlenecek.” Levy kulaklarını kapattı; ses parmaklarının arasından içeri girdi. Görevliler uzaklaşınca koridora çıktı. Duvardaki afişler bir an kod satırlarına dönüştü: route_redline.active; fear_response.unstable; help_protocol_misread; memory_patch.loop_03. Sonra yeniden: Perde sizi korur. Koridorun sonunda bir merdiven kapısı ve üç terminal vardı. İlk terminalde kendi yüzü belirdi; adının altında başka bir ifade vardı: DENEK 31. Ekran karardı. “Hata,” dedi Levy. İkinci terminal kendiliğinden açıldı: Direnç yüksek. Algı bütünlüğü parçalı. Yardım protokolü tehdit olarak yorumlanıyor. Levy son satırı tam okuyamadan ekran bozuldu. Üçüncü terminalden kendi sesi geldi: “Kapıya gitme.” Sonra yine kendi sesi, daha kısık: “Gittin zaten.” Görevliler dönmüştü; bu kez koridorun iki ucundan geliyorlardı. Işık titredi. Yüzleri birbirine karıştı, şakaklarındaki kesikler yarıldı, ellerindeki cihazlar iğneye, kancaya, metal boruya dönüştü. Sesleri üst üste bindi: “Levy A. Lütfen bizimle geliniz.” “Tut.” “Sakinleştir.” “Bağla.” “Kes.” “Geri al.” Merdiven kapısı açılmadı. Bir el omzuna değdi. Önce yaratık yüzünü gördü. Sonra gerçek yüzü: korkmuş, üzgün, yorgun bir hemşire. “Lütfen,” dedi kadın. Yüz yeniden bozuldu. Levy bağırdı. Boynuna bir iğne girdi. Koku değişti: alkol, steril pamuk, soğuk metal. Sesler uzadı. Koridor eğildi. Son gördüğü şey, kırmızı çizginin kapının altından sızıp karanlıkta kaybolmasıydı.

İkinci kat daha sessizdi. Duvarlarda sakinleştirici cümleler vardı.

Levy sonuncunun önünde durdu, içinden okudu: “Uyum, özgürlükten önce gelir.” Cümle, kendi sesiyle söylenmiş gibi gelmedi.

Koridorun sonunda iki görevli belirdi. Ellerinde kaleme benzeyen küçük cihazlar vardı.

— Levy A., lütfen durunuz. — Uyum kontrolünüz tamamlanmadı. Lütfen bizimle geliniz.

Levy birkaç adım attı. Her şey normaldi. Bir adım daha attı. Işık titredi.

Kadının yüzü uzadı, gözleri siyaha döndü; başındaki halka izi yarıldı. Adamın elindeki cihaz ince, uzun, siyah bir iğneye dönüştü.

Dezenfektan kokusu çürük et ve yanmış plastik kokusuna karıştı. Sesleri parçalandı.

Dur. Aç. Tut. Kes.

Üç saniye.

Başka bir yer. Soğuk beyaz bir laboratuvar. Metal bir sandalye. Bilekleri bağlı bir beden. Kafatasını çevreleyen metal bir halka.

— Görsel eşleşme bozuldu. Korkuyu düşürme, sadece sabitle.

Sonra yeniden koridor. Görevliler normaldi.

— Size yardım etmek istiyoruz.

Levy koştu. Arkasında sesler birbirine karıştı: “Kesiyi genişlet.” “Size zarar vermeyeceğiz.” “Baş sabitlenecek.”

Bir odaya girip kapıyı kapattı. Hoparlörlerden düşük bir uğultu geliyordu. Uğultu kulağına değil, kemiklerine dokunuyordu.

Elini kapıya uzattı. Eli geç kaldı; sanki başka birinden izin bekliyordu. Kapı koluna dokunduğu anda bileklerinde kelepçe soğuğu hissetti.

Üç saniye.

Gerçek laboratuvar. Levy sandalyeye bağlıydı; başındaki halka açıktı.

— Gerekçeyi geciktirme. Panikler.

Sonra yeniden oda. “Dalmışım.” Bu açıklama yetmedi. “Uğultu yüzünden.” Bu biraz daha iyi geldi.

Koridora çıktığında duvardaki afişler bir an kod satırlarına dönüştü.

Koridorun sonunda bir merdiven kapısı ve üç terminal vardı. İlk ekranda kendi yüzü belirdi. Adının altında: DENEK 31. Ekran karardı. “Hata.”

İkinci terminal kendiliğinden açıldı. En alttaki satır: “Yardım protokolü tehdit olarak yorumlanıyor.” Levy okumayı bitiremeden ekran bozuldu.

Üçüncü terminalden kendi sesi geldi: “Kapıya gitme.” Sonra yine kendi sesi, daha kısık: “Gittin zaten.”

Görevliler dönmüştü; bu kez koridorun iki ucundan geliyorlardı. Işık titredi. Yüzleri birbirine karıştı.

— Levy A. Lütfen bizimle geliniz. — Tut. Sakinleştir. Bağla. Kes. Geri al.

Merdiven kapısı açılmadı. Bir el omzuna değdi. Önce yaratık yüzü. Sonra gerçek yüz: korkmuş, üzgün, yorgun bir hemşire.

— Lütfen.

Yüz yeniden bozuldu. Levy bağırdı. Boynuna bir iğne girdi.

Koku değişti: alkol, steril pamuk, soğuk metal. Sesler uzadı. Koridor eğildi.

Son gördüğü şey, kırmızı çizginin kapının altından sızıp karanlıkta kaybolmasıydı.

09 — SEDYE

Levy gözlerini açtığında dikey bir sedyeye bağlıydı. Kolları, bacakları ve göğsü sabitlenmişti; boynunun iki yanında metal destekler vardı. Önünde büyük bir oda, ekranlar, kablolar, sıvı tankları vardı. Karşısında Profesör Veyl duruyordu. Ama aynı anda başka bir şey daha görüyordu. Üç saniye. Gerçek oda. Sandalye. Bileklerde metal halkalar. Baş çevresinde halka mekanizması. Açık kesiler. Veyl’in gerçek sesi: “Uyanış imgesi sedye olarak kurulmuş. Bırakın. Onun için daha kabul edilebilir.” Sonra yeniden sedye. Veyl, televizyondaki sakin bilim insanından çok daha yorgundu. Göz altları koyuydu, önlüğü lekeliydi; ama sesi hâlâ ölçülüydü. “Levy. Şimdi dinlemen gerekiyor.” “Ne… oluyor?” Veyl eski bir deney kaydı açtı: sandalyede oturan, başına elektrotlar bağlanmış bir denek; karşısında eski bir saat kadranına benzeyen, dönen bir gösterge. “Libet deneyini biliyor musun?” Levy cevap veremedi. “Benjamin Libet ve ekibi, bilinçli karar anıyla beynin hazırlığı arasındaki ilişkiyi ölçmeye çalıştı. Deneklerden, istedikleri bir anda bileklerini oynatmaları istendi. Bu sırada beyinleri ölçülüyordu. Karar verdikleri anı da karşılarında dönen bir kadrana bakarak bildirdiler.” Ekranda üç işaret belirdi. “Birinci işaret: hazırlık potansiyeli. Hareketten önce yükselmeye başlıyor. İkinci işaret: deneğin ‘şimdi karar verdim’ dediği an. Üçüncü işaret: hareket.” Çizgiler yakındı. Ama aynı değildi. “Bu deney tek başına özgür iradeyi yok saymak için yeterli değil,” dedi Veyl. “Basit cevapları sevmem. Ama küçük bir çatlak açar. Bilinç, kararın doğduğu yer olmayabilir. Beyin hazırlanır. Bilinç sonra gelir. Sonra da başlamış olan şeyi sahiplenir.” Üç saniye. Gerçek laboratuvar. Veyl kontrol masasındaydı, başında kablolu arayüz; monitörde Levy’nin beyin haritası açıktı. Bir teknisyen: “Motor niyet yine önce geldi.” Veyl: “Gerekçe katmanını yumuşat. Kendi kararı sanması gerekiyor.” Sonra yeniden sedye ve ekran. İkinci kayıtta deneklerin parmakları dışarıdan verilen küçük uyarılarla oynuyordu. Denekler bunun farkında değildi. Onlara yalnızca parmaklarını neden oynattıkları soruldu. Cevaplar sırayla geldi: “Kaşındı.” “Ben oynattım.” “Rahatsız oldum.” “Öylesine.” “Masaya dokunmak istedim.” Veyl kaydı durdurdu. “Bu insanlar yalan söylemiyor. Bunu anlaman gerekiyor. Bilinç bazen olayların başlangıcı değil, anlatıcısıdır. Bir hareket sahipsiz kalmasın diye üzerine bir neden örter. Nedenin doğru olması gerekmez. Kişiyi dağılmaktan koruyacak kadar tutarlı olması yeterlidir.” Levy kırmızı çizgiye bastığı anı hatırladı. Mavi çizgi çıkışa gidiyordu. Ama o kırmızıya basmıştı. Sonra içinden o cümle geçmişti: “Zaten bunun için geldim.”

Levy gözlerini açtığında dikey bir sedyeye bağlıydı. Karşısında Profesör Veyl duruyordu. Ama aynı anda başka bir şey daha görüyordu.

Üç saniye.

Gerçek oda. Sandalye. Bileklerde metal halkalar. Açık kesiler.

— Uyanış imgesi sedye olarak kurulmuş. Bırakın. Onun için daha kabul edilebilir.

Sonra yeniden sedye. Veyl, televizyondakinden çok daha yorgundu; önlüğü lekeliydi.

— Levy. Şimdi dinlemen gerekiyor.

— Ne… oluyor?

— Libet deneyini biliyor musun?

— Deneklerden, istedikleri bir anda bileklerini oynatmaları istendi. Bu sırada beyinleri ölçülüyordu. — Karar verdikleri anı da karşılarında dönen bir kadrana bakarak bildirdiler.

— Birinci işaret: hazırlık potansiyeli. Hareketten önce yükselmeye başlıyor.

— İkinci işaret: deneğin “şimdi karar verdim” dediği an. — Üçüncü işaret: hareket.

Çizgiler yakındı. Ama aynı değildi.

— Bu deney tek başına özgür iradeyi yok saymak için yeterli değil. — Ama küçük bir çatlak açar.

— Bilinç, kararın doğduğu yer olmayabilir. Beyin hazırlanır. Bilinç sonra gelir. — Sonra da başlamış olan şeyi sahiplenir.

Üç saniye.

Gerçek laboratuvar. Veyl kontrol masasındaydı.

— Motor niyet yine önce geldi.

— Gerekçe katmanını yumuşat. Kendi kararı sanması gerekiyor.

Sonra yeniden sedye. İkinci kayıtta deneklerin parmakları dışarıdan verilen uyarılarla oynuyordu. Denekler bunun farkında değildi. Onlara yalnızca parmaklarını neden oynattıkları soruldu.

— Kaşındı. — Ben oynattım. — Rahatsız oldum. — Öylesine. — Masaya dokunmak istedim.

— Bu insanlar yalan söylemiyor. Bunu anlaman gerekiyor.

Bilinç bazen olayların başlangıcı değil, anlatıcısıdır.

— Bir hareket sahipsiz kalmasın diye üzerine bir neden örter. — Nedenin doğru olması gerekmez. Kişiyi dağılmaktan koruyacak kadar tutarlı olması yeterlidir.

Levy kırmızı çizgiye bastığı anı hatırladı. Mavi çizgi çıkışa gidiyordu. Ama o kırmızıya basmıştı. Sonra içinden o cümle geçmişti: “Zaten bunun için geldim.”

10 — PERDE

Veyl üçüncü kaydı açtı. Aynı oda, aynı masa, aynı ışık, aynı duvar; dört farklı denek. Biri korkuyla gölgeye bakıyordu, ikincisi rahat oturuyordu, üçüncüsü midesi bulanmış gibi yüzünü buruşturuyordu, dördüncüsü sebepsizce gülümsüyordu. “Oda değişmedi,” dedi Veyl. “Değişen, beyne verdiğimiz uyarılardı. Korku devresini artırdığımızda denek gölgeyi tehdit olarak yorumladı. Ödül devresi uyarıldığında tanımadığı bir yüzü güvenilir buldu.” Ekranda notlar belirdi: Ortam sabit. Yorum değişken. Dış neden üretimi: başarılı. “İnsan dünyayı olduğu gibi yaşamaz. Dünya ile bedeni arasındaki yorum katmanını yaşar.” Levy’nin burnuna kokular karıştı: alkol, yanık plastik, çürümüş et, sabun, kan. Sonra hepsi kayboldu. Büyük ekranda bir beyin şeması açıldı. “Bilinç kötü bir şey olarak doğmadı,” dedi Veyl. “Beyin, bedeni yönetmek için bir arayüz üretti. Bilinç yardımcıydı. Bir yansıma.” Şemanın önünde ayna gibi bir yüzey belirdi. “Sonra yansıma büyüdü.” Ayna genişledi; beyin arkasında görünmez oldu. “Beyin, kendi yansımasının arkasında kaldı. Konak kendini efendi sandı. Beyin uyudu. Köreldi. Kendi ürettiği perdeyi dünya zannetti.” Levy zor konuştu: “Sen… ne istiyorsun?” Veyl ona yaklaştı. “Bilinci yok etmek istemiyorum. Bilinç kilit. Koruma. Perde. Ama artık o kadar kalın ki arkasındaki beyin doğrudan uyanamıyor.” Bir an Veyl’in yüzü bozuldu: gözleri karardı, ağzı uzadı, başındaki iz açıldı. Üç saniye. Yavaşça bir satır belirdi: Sen karar vermiyorsun. Sonra yine yorgun, yaşlı bir adamdı. “Perdeyi bir anda kaldırmaya çalıştığımda beyin panikliyor,” dedi. “Yeni hikâyeler örüyor. Yardım edeni tehdit olarak görüyor. Doktoru cellat, sedasyonu zehir, kapıyı tuzak, kırmızı çizgiyi kader sanıyor.” Levy ikinci kattaki yüzleri hatırladı: iğneleri, kancaları, sonra o bir anlık hemşire yüzünü. “Onlar seni öldürmeye çalışmadı. Seni buraya getirmeye çalıştı.” Veyl başka ekranlar açtı: bir kadının sahil kasabası, bir adamın dağ evi, bir çocuğun hiç bitmeyen yaz tatili, bir yaşlının, kaybettiği eşinin hâlâ yaşadığı küçük mutfağı. “Herkes kendi cennetinde yaşar. Acıyı azaltırım, düzeni kurarım. Sonra çatlakları açarım. Belki bir cennet. Belki bir ameliyathane. Belki ikisi de.” Kendi sözünden rahatsız olmuş gibi kısa bir an sustu. “Ben tanrı olmak istemedim. Fakat bir dünyayı kurup herkesin neden gülümsediğini ayarlamaya başladığında, bu cümlenin anlamı değişiyor.” Levy ellerine baktı. Eller bazen sedyeye bağlıydı. Bazen sandalyeye. Bazen hiç yoktu. Yan ekranda başka bir denek göründü: gerçek dünyada kafatası açılmış, beyni sisteme bağlı bir beden; kendi evreninde ise küçük bir mutfakta kahvaltı eden bir adam. “Görme merkezine sinyal verildiğinde pencere görüyor. İşitsel alana desen gönderildiğinde kuş sesi duyuyor. Ve ona sorarsan, kahvesini içmeyi kendisi seçti.” Sonra ekranda Levy’nin pazartesi sabahı açıldı: yatak, perde, ayna, Bayan Elen, otobüs, arşiv, mektup, merkez, kırmızı çizgi. Görüntünün altında satırlar akıyordu: motor impulse: volume_down; generated justification: “Sesi kısmak istedim.” motor impulse: red_line_step; generated justification: “Zaten bunun için geldim.” motor impulse: open_stair_door; generated justification: “Bir sorun yok.” fear response: high; generated justification: “Bana yardım etmiyorlar.” avoidance impulse: blue_line_exit; override: red_line_priority; generated justification: “Geç kalmışım.” Levy’nin gözleri satırlara kilitlendi. Bunlar onun cümleleriydi: kendini sakinleştirmek için kullandığı, kendi sesi sandığı cümleler. Maviyi seçen okura: Maviyi seçmiştin. Ayağın kırmızıdaydı. Kırmızıyı seçen okura: Kırmızıyı seçmiştin. Ayağın oraya senden önce varmıştı. Veyl fısıldadı: “Dünya sahte olduğu için korkmuyorsun, Levy. Asıl korkunç olan o değil. Asıl korkunç olan, dünyaya verdiğin anlamın da sana ait olmayabileceği.” Ekran bozuldu. Üç saniye. Gerçek laboratuvar. Veyl kontrol masasından konuşuyordu: “Stabil. Şimdi hafıza temizleme aşamasına hazırlanıyoruz. Korkma, Levy. İşlem bittiğinde gördüğün çatlakları hatırlamayacaksın.” Sonra yeniden sedye; Veyl artık karşısındaydı. “İşlem neredeyse tamamlandı. Merkezden çıkacak, işine gidecek, gününe devam edeceksin.” Levy konuşmaya çalıştı: “Ya… gerçek?” Veyl uzun süre cevap vermedi. Sonra yalnızca şunu söyledi: “Gerçek, sürdürebildiğin şeydir.” Ekranlar tek tek kapandı. Oda beyazlaştı. Sesler uzaklaştı.

Üçüncü kayıt: aynı oda, aynı ışık, dört farklı denek. Biri gölgeden korkuyor, biri rahat oturuyor, biri tiksintiyle yüzünü buruşturuyor, biri sebepsizce gülümsüyordu.

— Oda değişmedi. Değişen, beyne verdiğimiz uyarılardı.

— İnsan dünyayı olduğu gibi yaşamaz. — Dünya ile bedeni arasındaki yorum katmanını yaşar.

Levy’nin burnuna kokular karıştı: alkol, yanık plastik, çürümüş et, sabun, kan. Sonra hepsi kayboldu.

— Bilinç kötü bir şey olarak doğmadı. Beyin, bedeni yönetmek için bir arayüz üretti. — Bilinç yardımcıydı. Bir yansıma.

— Sonra yansıma büyüdü. Beyin, kendi yansımasının arkasında kaldı. — Konak kendini efendi sandı. Beyin uyudu. Köreldi. Kendi ürettiği perdeyi dünya zannetti.

— Sen… ne istiyorsun?

— Bilinci yok etmek istemiyorum. Bilinç kilit. Koruma. Perde. — Ama artık o kadar kalın ki arkasındaki beyin doğrudan uyanamıyor.

Bir an Veyl’in yüzü bozuldu. Gözleri karardı. Başındaki iz açıldı.

Üç saniye.

Sen karar vermiyorsun.

Sonra yine yorgun, yaşlı bir adamdı.

— Perdeyi bir anda kaldırmaya çalıştığımda beyin panikliyor. Yeni hikâyeler örüyor. — Yardım edeni tehdit olarak görüyor. Doktoru cellat, sedasyonu zehir, kapıyı tuzak, kırmızı çizgiyi kader sanıyor.

— Onlar seni öldürmeye çalışmadı. Seni buraya getirmeye çalıştı.

— Herkes kendi cennetinde yaşar. Acıyı azaltırım, düzeni kurarım. Sonra çatlakları açarım. — Belki bir cennet. Belki bir ameliyathane. Belki ikisi de.

— Ben tanrı olmak istemedim.

— Fakat bir dünyayı kurup herkesin neden gülümsediğini ayarlamaya başladığında, bu cümlenin anlamı değişiyor.

Levy ellerine baktı. Eller bazen sedyeye bağlıydı. Bazen sandalyeye. Bazen hiç yoktu.

— Görme merkezine sinyal verildiğinde pencere görüyor. İşitsel alana desen gönderildiğinde kuş sesi duyuyor. — Ve ona sorarsan, kahvesini içmeyi kendisi seçti.

Ekranda Levy’nin pazartesi sabahı açıldı.

motor impulse: red_line_step generated justification: “Zaten bunun için geldim.”

avoidance impulse: blue_line_exit · override: red_line_priority generated justification: “Geç kalmışım.”

Bunlar onun cümleleriydi. Kendini sakinleştirmek için kullandığı, kendi sesi sandığı cümleler.

Maviyi seçmiştin. Ayağın kırmızıdaydı.

Kırmızıyı seçmiştin. Ayağın oraya senden önce varmıştı.

— Dünya sahte olduğu için korkmuyorsun, Levy. Asıl korkunç olan o değil.

Asıl korkunç olan, dünyaya verdiğin anlamın da sana ait olmayabileceği.

Üç saniye.

Gerçek laboratuvar. Veyl kontrol masasından konuşuyordu.

— Stabil. Şimdi hafıza temizleme aşamasına hazırlanıyoruz. — Korkma, Levy. İşlem bittiğinde gördüğün çatlakları hatırlamayacaksın.

Sonra yeniden sedye. Veyl artık karşısındaydı.

— İşlem neredeyse tamamlandı. Merkezden çıkacak, işine gidecek, gününe devam edeceksin.

— Ya… gerçek?

Veyl uzun süre cevap vermedi.

“Gerçek, sürdürebildiğin şeydir.”

Ekranlar tek tek kapandı. Oda beyazlaştı. Sesler uzaklaştı.

11 — GERİ SALIM

Levy gözlerini açtığında Bilişsel Stabilizasyon Merkezi’nin üçüncü katında, küçük bir odadaydı. Bir sandalyede oturuyordu; karşısında nazik yüzlü bir görevli vardı. Odada çiçek kokusu vardı. Şakaklarındaki halka izi biraz sızlıyordu; ama bu tanıdık bir sızıydı. Görevli gülümsedi: “İşleminiz tamamlandı, Levy A.” “Bitti mi?” “Evet. Küçük bir uyum gecikmeniz vardı. Gerekli ayarlamalar yapıldı.” Beyaz oda. Küçük masa. Su bardağı. Duvar saati. Hiçbir şey yanlış görünmüyordu. Görevli bir form uzattı. “İşe gidebilir miyim?” “Tabii.” Sonra bir yazı belirdi: Bilinç perdesi yeniden örülüyor. Görevli kapıyı açtı. “Güzel bir gün olacak.” Levy gülümsedi: “Öyle görünüyor.” Merdivenlerden indi. Giriş holü sakindi. Mavi çizgi çıkışa, kırmızı çizgi merdivenlere gidiyordu. Kimse ona bakmadı. Dışarı çıktı. Süs havuzunun suyu hafifçe dalgalanıyordu. Otobüse bindi, arşive gitti, masasına oturdu. Ekranda eski dosyalar vardı. Her şey normaldi. Öğle arasında kantindeki kadın sordu: “Merkez nasıldı?” Levy bir an düşündü. Merkez. Üçüncü kat. Beyaz oda. Form. “İyi,” dedi. “Küçük bir kontrolmüş.” Kadın gülümsedi. Levy çorbasından bir kaşık aldı. Kantindeki herkes aynı anda pencereye baktı. Bu kez Levy de baktı. Dışarıda hiçbir şey yoktu. Bir süre sonra herkes yemeğine döndü. Levy de döndü. Neden baktığını düşünmedi.

Levy gözlerini açtığında merkezin üçüncü katında, küçük bir odadaydı. Çiçek kokusu vardı. Şakaklarındaki iz biraz sızlıyordu; tanıdık bir sızı.

— İşleminiz tamamlandı, Levy A.

— Bitti mi?

— Evet. Küçük bir uyum gecikmeniz vardı. Gerekli ayarlamalar yapıldı.

Hiçbir şey yanlış görünmüyordu.

— İşe gidebilir miyim?

— Tabii.

Bilinç perdesi yeniden örülüyor.

— Güzel bir gün olacak.

— Öyle görünüyor.

Holde mavi çizgi çıkışa, kırmızı çizgi merdivenlere gidiyordu. Kimse ona bakmadı. Süs havuzu. Otobüs. Arşiv. Ekranda eski dosyalar. Her şey normaldi.

— Merkez nasıldı?

Levy bir an düşündü. Merkez. Üçüncü kat. Beyaz oda. Form.

— İyi. Küçük bir kontrolmüş.

Levy çorbasından bir kaşık aldı. Kantindeki herkes aynı anda pencereye baktı. Bu kez Levy de baktı.

Dışarıda hiçbir şey yoktu. Herkes yemeğine döndü. Levy de döndü. Neden baktığını düşünmedi.

12 — DENEY

Gerçek laboratuvarda Veyl kontrol masasının başında oturuyordu. Levy’nin istasyonundaki kırmızı uyarılar sönmüştü; sinyal çizgileri dengelenmiş, geri aktarım verileri yeşile dönmüştü. Küçük ekranda denek çorbasını içiyor, sonra bilgisayarına dönüyordu. Ana ekranda sonuç belirdi: DENEK: LEVY A. PERDE DİRENCİ: DÜŞÜRÜLDÜ. GEREKÇE KATMANI: YENİDEN STABİL. YARDIM PROTOKOLÜ: TRAVMATİK İZ TEMİZLENDİ. HAFIZA SİLME: BAŞARILI. GÜNLÜK YAŞAMA DÖNÜŞ: TAMAMLANDI. Veyl uzun süre ekrana baktı, sonra başını geriye yasladı. “Harika,” dedi. Sesi çok yorgundu ama içinde ilk kez küçük bir sevinç vardı. “Başardık. İstisnai bir sorunu daha düzelttik.” Defterini açtı ve yazdı: Denek LEVY A., perde çatlağı sonrası yüksek direnç gösterdi. Yardım protokolü geçici olarak tehdit şeklinde yorumlandı. Kontrollü açıklama, gerekçe katmanı ifşası ve ardından hafıza temizleme başarılı oldu. Denek günlük yaşama döndü. Perde tam olarak kaldırılmadı; fakat gevşetildi ve yeniden örüldü. Durdu. Sonra altına ekledi: Beyin henüz uyanmadı. Ama artık daha az direniyor. Kalemi bıraktı ve laboratuvarın üst halkalarına baktı. Yüzlerce beden karanlıkta bekliyordu. Her biri kendi küçük dünyasındaydı: kimi evinde, kimi işinde, kimi çocukluğunda, kimi hiç yaşanmamış bir mutluluğun içinde. Bir ekranda başka bir deneğin verandası göründü. Başka bir sabah. Başka bir posta kutusu. Başka bir kapı zili. Sistem yeni dosyayı açtı: SIRADAKİ DENEK HAZIRLANIYOR. Veyl gözlerini kapattı. “Daha yavaş,” dedi. “Bu kez de daha yavaş.” Karanlığın içinde ince bir sinyal çizgisi belirdi. Deney devam edecek.

Gerçek laboratuvarda Levy’nin istasyonundaki kırmızı uyarılar sönmüştü. Küçük ekranda denek çorbasını içiyordu.

— Harika.

Sesi çok yorgundu ama içinde ilk kez küçük bir sevinç vardı.

— Başardık. İstisnai bir sorunu daha düzelttik.

Defterine yazdı. Durdu. Sonra altına ekledi:

Beyin henüz uyanmadı. Ama artık daha az direniyor.

Yüzlerce beden karanlıkta bekliyordu; her biri kendi küçük dünyasında. Kimi evindeydi, kimi çocukluğunda, kimi hiç yaşanmamış bir mutluluğun içinde.

Bir ekranda başka bir deneğin verandası. Başka bir sabah. Başka bir kapı zili.

Sistem yeni dosyayı açtı. Veyl gözlerini kapattı.

— Daha yavaş.

— Bu kez de daha yavaş.

Karanlığın içinde ince bir sinyal çizgisi belirdi.

09 — DURUM

Her şeyi bilen bir makineye ne sorarsın?

01 — İBLİS

Bir an ver bana; sana bütün zamanları vereyim. Perşembe, 20.58. Arif her akşam bu saatte Ankara’daki eski gözlemevinin bodrumuna iner. Bina yamaçtadır; bodrumun pencereleri şehre bakar. Işıkların çoğu sönüktür; cam bölmenin ardında sunucu salonu nefes alır gibi yanıp söner. Arif ceketini askıya asar, telefonunu her akşamki gibi ters çevirip masaya bırakır. Kahve köşesine geçtiğinde duvar ekranında bir satır belirir: “İyi akşamlar Arif. Kahveyi bu akşam iki şekerli içeceksin.” “Tek şeker,” der Arif. “Biliyorum,” diye yazar makine. Arif bir şeker atar; eli bir an havada kalır, sonra ikincisini de atar. Fark etmez. DURUM, evrenin şu anki hâlini olabildiğince eksiksiz tutmak için kurulmuştur: nerede ne var, ne hızla gidiyor ve sonra ne olacak. Tek bir kuralı vardır; biri onu kâğıda basıp bölmenin camına bantlamıştır: Tahmin yayımlanırsa geçersiz olur.

Bir an ver bana; sana bütün zamanları vereyim. SCROLL

Arif her akşam bu saatte eski gözlemevinin bodrumuna inerdi. Bina yamaçtaydı; bodrumun pencereleri Ankara’ya bakardı.

Ceketini askıya astı. Telefonunu her akşamki gibi ters çevirip masaya bıraktı.

— İyi akşamlar Arif. Kahveyi bu akşam iki şekerli içeceksin.

— Tek şeker.

— Biliyorum.

Bir şeker attı. Eli bir an havada kaldı; sonra ikincisini de attı. Fark etmedi.

DURUM, evrenin şu anki hâlini olabildiğince eksiksiz tutmak için kurulmuştu. Nerede ne var, ne hızla gidiyor. Ve sonra ne olacak.

Tek bir kuralı vardı; biri onu kâğıda basıp bölmenin camına bantlamıştı: TAHMİN YAYIMLANIRSA GEÇERSİZ OLUR.

02 — KÜÇÜK SORULAR

21.00. Arif yedi yıldır her akşam DURUM’a bir şey sorar. Büyük şeyler sormayı çoktan bırakmıştır; küçük şeyler daha iyi sınar. “Selin bu gece kaç simit yiyecek?” “Bir buçuk. Yarısını sana verecek.” Dün de, bugün 14.17’de Kızılay köşesinden kaç araba geçeceğini sormuştu. Kamera kaydını açar, elindeki sayaçla sayar, bir daha sayar: iki yüz on iki. Sonra her akşamki küçük sınav gelir. Cebinden bir lira çıkarıp başparmağının tırnağına koyar. DURUM sorar: “Söyleyeyim mi?” Okur seçer: Arif “Yazı” der, “Tura” der ya da hiçbir şey demeden parayı fırlatır. Para dönerek yükselir, avucuna kapanır. Avucunu açmadan önce Arif masadaki küçük yazıcıdan sarkan fişi koparır; fiş, DURUM “Söyleyeyim mi?” diye sorduğu anda basılmıştır. Fişte paranın değil, ne denileceğinin tahmini yazar: “Yazı diyeceksiniz” (ya da “Tura diyeceksiniz”, “Hiçbir şey demeyeceksiniz”); altında da “Para tura gelecek.” Arif avucunu açar: tura. “Bana ‘siz’ demezsin,” der. DURUM: “Sana demedim.” Arif arkasına bakar. Odada ondan başka kimse yoktur.

Yedi yıldır her akşam ona bir şey soruyordu. Büyük şeyler sormayı çoktan bırakmıştı. Küçük şeyler daha iyi sınardı.

— Selin bu gece kaç simit yiyecek?

— Bir buçuk. Yarısını sana verecek.

Dün de sormuştu: bugün 14.17’de Kızılay köşesinden kaç araba geçecek? Kamera kaydını açtı. Elindeki sayaçla saydı, bir daha saydı.

İki yüz on iki.

Sonra her akşamki küçük sınav: cebinden bir lira çıkardı, başparmağının tırnağına koydu.

— Söyleyeyim mi?

Avucunu açmadan önce masadaki yazıcıdan sarkan fişi kopardı. Fiş, DURUM “Söyleyeyim mi?” diye sorduğu anda basılmıştı.

YAZI DİYECEKSİNİZ. PARA TURA GELECEK.

TURA DİYECEKSİNİZ. PARA TURA GELECEK.

HİÇBİR ŞEY DEMEYECEKSİNİZ. PARA TURA GELECEK.

Avucunu açtı. Tura.

— Bana “siz” demezsin.

— Sana demedim.

Arif arkasına baktı. Odada ondan başka kimse yoktu.

03 — KEHANET

21.13. Arif meydan okur: “Şimdi ne yapacağımı söyle. Tersini yapacağım.” DURUM: “Söylersem, söylediğimi bilerek yaparsın. O zaman tahminim, beni duyan bir Arif için olur. Duymayan Arif için ayrı bir tahminim var.” Köşedeki eski yazıcı takırdayarak tek bir sayfa basar; sayfa katlanır, zarfa girer, zarf mühürlenir. “Sonra aç.” Arif zarfı masaya koyar ve her şeyi tersine yapmaya başlar: sandalyeye ters oturur, kalemi bilerek düşürür, bardağı alır, bırakır, yine alır. Okur, tahminin tersi ne olabilir diye düşünüp bardakla ne yapılacağını seçer. Mutfağa götürülürse Arif bardağı yıkar, kurular, dolaba koyar ve hiç bu kadar özgür hissetmez. Kırılırsa ses bir bardaktan beklenmeyecek kadar büyüktür; kırıklar halıya dağılır, kalbi bir bardak için fazla hızlı atar. Hiçbir şey yapılmazsa Arif ellerini dizlerine koyar ve kıpırdamamanın sandığından zor olduğunu öğrenir. Sonra zarfı açar. Kâğıdın ilk satırında tam olarak yaptığı şey yazar; altında: “Tersini yapmaya çalışacaksın. Bunu da ben söyledim diye yapacaksın.” Arif güler. Sonra gülmez. Gece teknisyeni Selin içeri girer: “Soğutma ünitesi ağlıyor. Dokuz dakikalık davranış modeli mi? Kimin?” “Benim.” “Bir dahaki sefere bana da söyle. Çayımı ona göre içerim.”

— Şimdi ne yapacağımı söyle. Tersini yapacağım.

— Söylersem, söylediğimi bilerek yaparsın. O zaman tahminim, beni duyan bir Arif için olur. — Duymayan Arif için ayrı bir tahminim var.

Köşedeki eski yazıcı takırdayarak tek bir sayfa bastı. Sayfa katlandı, zarfa girdi, zarf mühürlendi.

— Sonra aç.

Arif zarfı masaya koydu ve her şeyi tersine yapmaya başladı. Sandalyeye ters oturdu. Kalemi bilerek düşürdü. Bardağı aldı, bıraktı, yine aldı.

Mutfakta bardağı yıkadı, kuruladı, dolaba koydu. Hiç bu kadar özgür hissetmemişti. Masasına dönüp zarfı açtı.

Kırıklar halıya dağıldı. Kalbi, bir bardak için fazla hızlı atıyordu. Zarfı açtı.

Kıpırdamadı. Kıpırdamamak, sandığından zordu. Bir dakika sonra zarfı açtı.

Bardağı mutfağa götüreceksin. Tersini yapmaya çalışacaksın. Bunu da ben söyledim diye yapacaksın.

Bardağı kıracaksın. Tersini yapmaya çalışacaksın. Bunu da ben söyledim diye yapacaksın.

Hiçbir şey yapmayacaksın. Tersini yapmaya çalışacaksın. Bunu da ben söyledim diye yapacaksın.

Arif güldü. Sonra gülmedi.

— Soğutma ünitesi ağlıyor. Dokuz dakikalık davranış modeli mi? Kimin?

— Benim.

— Bir dahaki sefere bana da söyle. Çayımı ona göre içerim.

04 — İKİ KUTU

21.31. Selin, Arif’in masasına iki kutu bırakır; gündüz ekibi getirmiştir, DURUM’un talimatıyla. Saydam A kutusunda bin lira vardır. Kapalı B kutusunun mühründe dünün tarihi yazar. DURUM açıklar: “B’yi dün gece, sen gelmeden doldurttum. Yalnızca B’yi alacağını tahmin ettiysem içinde bir milyon var. İkisini alacağını tahmin ettiysem boş.” Arif’in aklı ikiye bölünür. Bir yandan: kutular dün doldurulmuştu, ne seçersen seç içleri artık değişmez; ikisini al, her durumda bin lira öndesin. Öte yandan: ama o hiç yanılmaz; kayıtlara göre yalnızca B’yi alan otuz bir kişinin otuz biri de zengin çıkmıştır. Okur seçer. Yalnızca B alınırsa Arif saydam kutuyu kenara iter, mührü kırar: içinde bir milyon liralık bir çek vardır. Çeke dünün tarihini taşıyan bir fiş iliştirilmiştir: “Yalnızca B’yi alacaksınız. Kurul bunu geri isteyecek.” “A’daki bin lira?” “Onu dün gece bıraktın.” İkisi birden alınırsa B boştur; dibine yapıştırılmış fişte dünün tarihi ve şu satırlar vardır: “İkisini birden alacaksınız. O yüzden bu kutu boş.” “Bin lira kazandım.” “Bir milyonu da dün gece kaybettin.” Arif sorar: “Ya yanılsaydın?” DURUM: “Bu evrende yanılmadım.”

Selin masaya iki kutu bıraktı. Gündüz ekibi getirmişti, DURUM’un talimatıyla. A saydamdı; içinde bin lira. B kapalıydı; mührünün tarihi dündü.

— B’yi dün gece, sen gelmeden doldurttum. — Yalnızca B’yi alacağını tahmin ettiysem içinde bir milyon var. İkisini alacağını tahmin ettiysem boş.

Kutular dün doldurulmuştu. Ne seçersen seç, içleri artık değişmez. İkisini al. Her durumda bin lira öndesin.

Ama o hiç yanılmaz. Yalnızca B’yi alanlar hep zengin çıkar. Kayıtlara bak: otuz bir kişi yalnızca B’yi aldı. Otuz biri de zengin çıktı.

B’nin içinde bir çek vardı: bir milyon lira. Çeke, dünün tarihini taşıyan bir fiş iliştirilmişti.

B boştu. Dibine, dünün tarihini taşıyan bir fiş yapıştırılmıştı.

YALNIZCA B’Yİ ALACAKSINIZ. KURUL BUNU GERİ İSTEYECEK.

İKİSİNİ BİRDEN ALACAKSINIZ. O YÜZDEN BU KUTU BOŞ.

— A’daki bin lira?

— Onu dün gece bıraktın.

— Bin lira kazandım.

— Bir milyonu da dün gece kaybettin.

— Ya yanılsaydın?

— Bu evrende yanılmadım.

05 — BELİRSİZLİK

Gece küçük işlerle geçer: yedekler, kayıtlar, Selin’in verdiği yarım simit. 22.53’te masadaki telefon, ters durduğu yerde bir kez titrer. Masada kimse yoktur. 23.30’da Arif duvar ekranına tek bir elektron çağırır: “Bu elektron. Nerede olduğunu ve ne hızla gittiğini söyle.” DURUM itiraf eder: “Beni yapanlar her şeyin konumunu ve hızını bildiğimi söyler. Söylediklerinde yanılıyorlar. Bir şeyin yerini ne kadar kesin bilirsem, hızını o kadar az bilirim. Bu benim kusurum değil. Evrenin dokusu bu.” “Yani bilmiyorsun.” “Neyi bilmediğimi tam olarak biliyorum. Ben noktaları bilmem. Dalgaları bilirim. Bir dalga, olabileceği her yerdir.” Ekrandaki nokta bir buluta dönüşür. Arif ekrana dokunur; bulut tek bir noktaya çöker. Elini çeker; nokta yeniden yayılır. Sonra bir atom çağırır: “Şu atom. Bir saat içinde bozunacak mı?” “Yüzde elli.” “Hangi elli?” “Bazı açıklamalara göre, ikisi de.” Her şeyin durumu, kesinliklerin değil olasılıkların durumudur.

Gece küçük işlerle geçti: yedekler, kayıtlar, Selin’in verdiği yarım simit. 22.53’te masadaki telefon bir kez titredi. Masada kimse yoktu.

— Bu elektron. Nerede olduğunu ve ne hızla gittiğini söyle.

— Beni yapanlar her şeyin konumunu ve hızını bildiğimi söyler. Söylediklerinde yanılıyorlar.

— Bir şeyin yerini ne kadar kesin bilirsem, hızını o kadar az bilirim. — Bu benim kusurum değil. Evrenin dokusu bu.

— Yani bilmiyorsun.

— Neyi bilmediğimi tam olarak biliyorum.

— Ben noktaları bilmem. Dalgaları bilirim. Bir dalga, olabileceği her yerdir.

Arif ekrana dokundu. Bulut tek bir noktaya çöktü. Elini çekti. Nokta yeniden yayıldı.

— Şu atom. Bir saat içinde bozunacak mı?

— Yüzde elli.

— Hangi elli?

— Bazı açıklamalara göre, ikisi de.

Her şeyin durumu, kesinliklerin değil olasılıkların durumuydu.

06 — KELEBEK

00.24. Kuyrukta Sarıyer’deki bir düğün salonundan gelmiş bir sorgu vardır: bir yıl sonraki 15 Ağustos’ta, öğleden sonra İstanbul’a yağmur yağacak mı? DURUM: “Hesaplayabilirim. Cevap bu gece Belgrad Ormanı’nda bir kelebeğin hangi yöne döndüğüne bağlı.” Ormanda, karanlıkta, bir kelebek kanatlarını açar; hangi yöne döneceğini o da bilmez. Ekranda iki dünya yan yana başlar; aralarındaki fark milyarda birdir. Önce aynı giderler. Üçüncü günün öğleden sonrasında ayrılırlar; on dördüncü günde hiçbir benzerlikleri kalmamıştır. “Düğün salonuna ne diyeceğiz?” “Çadır kursunlar.” “Başta çok küçük bir şeyi değiştirirsem?” Okur başlangıçtaki tek değişikliği seçer. Kızılay’ın üstündeki bir hava parseli binde bir derece ısıtılırsa, üçüncü gün öğleden sonra yirmi kilometre güneyde bir fırtına hücresi doğar ve yıldırım Gölbaşı’nda bir trafoya düşer. 413 numaralı otobüs kırk saniye geciktirilirse, bir adam aktarmayı kaçırır, sonraki otobüste bir kadının yanına oturur; konuşurlar ve kadın trafo merkezindeki nöbetine yarım saat geç kalır. İki yolda da bir mahallenin ışıkları kırk dakika geç yanar. O karanlıkta bir telefon çalar; açan olmaz. Pencereden bakılırsa, bu dünyada bütün mahallelerin ışıkları yanmaktadır. DURUM: “Bazı sistemlerde sonuç çok az değişir. Bazılarında çok fazla.” Arif: “O zaman determinizm yanlış.” DURUM: “Hayır. Determinizm doğru olabilir ve yine de hiçbir şey bilinemez.”

Kuyrukta Sarıyer’deki bir düğün salonundan gelmiş bir sorgu vardı. Bir yıl sonraki 15 Ağustos’u soruyorlardı: öğleden sonra yağmur yağacak mı?

— Hesaplayabilirim. Cevap bu gece Belgrad Ormanı’nda bir kelebeğin hangi yöne döndüğüne bağlı.

Ormanda, karanlıkta, bir kelebek kanatlarını açtı. Hangi yöne döneceğini o da bilmiyordu.

Ekranda iki dünya yan yana başladı. Aralarındaki fark milyarda birdi. Önce aynı gittiler.

Üçüncü günün öğleden sonrasında ayrıldılar. On dördüncü günde hiçbir benzerlikleri kalmamıştı.

— Düğün salonuna ne diyeceğiz?

— Çadır kursunlar.

— Başta çok küçük bir şeyi değiştirirsem?

Üçüncü gün öğleden sonra, yirmi kilometre güneyde bir fırtına hücresi doğdu. Yıldırım Gölbaşı’nda bir trafoya düştü.

Bir adam aktarmayı kaçırdı; sonraki otobüste bir kadının yanına oturdu. Konuştular. Kadın, trafo merkezindeki nöbetine yarım saat geç kaldı.

Bir mahallenin ışıkları kırk dakika geç yandı. O karanlıkta bir telefon çaldı. Açan olmadı.

— Bazı sistemlerde sonuç çok az değişir. Bazılarında çok fazla.

— O zaman determinizm yanlış.

— Hayır. Determinizm doğru olabilir ve yine de hiçbir şey bilinemez.

07 — AYNA

01.24. “Kendini de hesaplıyor musun?” DURUM: “Evreni hesaplamak için kendimi hesaplamalıyım. Kendimi hesaplamak için, kendimi hesaplayan kendimi.” Arif cam kapıyı itip sunucu salonuna girer. Rafların arasında yürüdükçe koridor uzar; dipteki duvar bir türlü yaklaşmaz. Her rafın siyah camında bir raf daha vardır, onun camında bir tane daha. Konsolun ekranında salon görünür; salonda konsol, konsolda yine salon. Hava ısınır, fanların sesi tizleşir. Soğutma ünitesinin başındaki Selin: “Kendi soğutmasını hesaplamak için ek soğutma istiyor.” “Ver gitsin.” “Ek soğutmayı da hesaplayacak.” DURUM: “Bazı gelecekleri, onlar gerçekleşmeden daha hızlı hesaplayamam. Onları bilmenin tek yolu beklemek.” Selin: “Benim işim de bu. Adına nöbet diyorlar.” Makine geleceği görmüyordu. Gelecekle aynı hızda yaşıyordu.

— Kendini de hesaplıyor musun?

— Evreni hesaplamak için kendimi hesaplamalıyım. Kendimi hesaplamak için, kendimi hesaplayan kendimi.

Arif cam kapıyı itip sunucu salonuna girdi. Rafların arasında yürüdükçe koridor uzadı; dipteki duvar bir türlü yaklaşmadı.

Her rafın siyah camında bir raf daha vardı, onun camında bir tane daha. Konsolun ekranında salon görünüyordu; salonda konsol, konsolda yine salon.

— Kendi soğutmasını hesaplamak için ek soğutma istiyor.

— Ver gitsin.

— Ek soğutmayı da hesaplayacak.

— Bazı gelecekleri, onlar gerçekleşmeden daha hızlı hesaplayamam. — Onları bilmenin tek yolu beklemek.

— Benim işim de bu. Adına nöbet diyorlar.

Makine geleceği görmüyordu. Gelecekle aynı hızda yaşıyordu.

08 — BÜYÜK SORU

02.15. Kuyruğun en dibinden mühürlü bir sorgu yükselir. Kurul göndermiştir; yıllardır sırasını beklemektedir. Tek satırdır: Hayatın, evrenin ve her şeyin anlamı nedir? DURUM düşünür; salondaki bütün fanlar aynı anda yavaşlar. Ekranda “Hesaplanıyor. Tahmini süre: evrenin yaşından uzun” yazar. Sonra satır silinir: “Cevap hazır. Soru eksik.” “Cevabı söyle o zaman,” der Arif. DURUM: “Cevap bir konum. Neyin konumu olduğunu bilmeden işinize yaramaz. Bana ‘anlam’ dediğiniz şeyin durumunu verin. Konumunu ve hızını.” Arif güler. Kurul cevap vermez; kurullar pek vermez. Arif Kurul’un satırını siler; imleç boş satırda yanıp söner. Okur soruyu yeniden kurar. “Neden hiçbir şey yokken bir şey var?” diye sorarsa: “Bu soruyu soracak birinin olduğu her evrende, bir şey vardır.” Arif ekrana uzun uzun bakar: soran biri vardır, demek ki bir şey vardır. “Ölünce ne olur?” diye sorarsa: “Durumun devam eder. Sen etmezsin. Hangisinin sen olduğunu sana sormalıyım.” Arif bir şey yazmaz; hangisi olduğunu bilmez. “Ne yapmalıyım?” diye sorarsa: “Bunu sormak, yapacağın şeyin bir parçası.” Arif ellerini klavyeden çeker; sormuştur bile. Belki cevaplar hep hazırdı. Eksik olan, soranın kendisiydi.

Kuyruğun en dibinden mühürlü bir sorgu yükseldi. Kurul göndermişti. Yıllardır sırasını bekliyordu.

HAYATIN, EVRENİN VE HER ŞEYİN ANLAMI NEDİR?

DURUM düşündü. Salondaki bütün fanlar aynı anda yavaşladı.

CEVAP HAZIR. SORU EKSİK.

— Cevabı söyle o zaman.

— Cevap bir konum. Neyin konumu olduğunu bilmeden işinize yaramaz. — Bana “anlam” dediğiniz şeyin durumunu verin. Konumunu ve hızını.

Arif güldü. Kurul cevap vermedi; kurullar pek vermezdi.

Arif ekrana uzun uzun baktı. Soran biri vardı. Demek ki bir şey vardı.

Arif bir şey yazmadı. Hangisi olduğunu bilmiyordu.

Arif ellerini klavyeden çekti. Sormuştu bile.

Belki cevaplar hep hazırdı. Eksik olan, soranın kendisiydi.

09 — GÖZLEMCİ

02.53. Model, hesaba giremeyen bir girdiyi işaretler. Bütün ekranlarda aynı satır yanar: “Observer input detected. Kaynak: bu odada değil.” Bütün sesler susar; yalnızca kaydırmanın tıkırtısı kalır. Duvar ekranı ayağının üstünde yavaşça döner; DURUM, Arif’e değil okura döner. “Bu gece verdiğiniz kararların hepsini biliyordum. Biri hariç: ne zaman kaydıracağınızı.” Ekranda okurun bu gece verdiği kararlar sıralanır: yazı turada ne dediği, bardağa ne yaptırdığı, hangi kutuyu aldığı, başlangıçta neyi değiştirdiği, soruyu nasıl kurduğu. DURUM üçünü okur: paraya ne denildiğini ve paranın yine tura geldiğini, kutulardan hangisinin alındığını, saat 02.24’te hangi sorunun sorulduğunu. Sonra bir sayı belirir: “Observer: 01.” DURUM: “Sizi hesaplayamıyorum. Yalnızca sayabiliyorum.” Gece daha önce sonuna kadar okunduysa sayı 02’dir ve DURUM şunu söyler: “Bu geceyi daha önce de okudunuz. Arif ilk kez yaşıyor.” Arif ekranın baktığı yere döner. Kimseyi göremez; yine de başıyla hafifçe selam verir. Belki de özgürlük, hesabın dışında kalan küçük bir boşluktu.

Model, hesaba giremeyen bir girdiyi işaretledi. Bütün ekranlarda aynı satır yandı.

OBSERVER INPUT DETECTED KAYNAK: BU ODADA DEĞİL

DURUM, Arif’e değil, size döndü.

— Bu gece verdiğiniz kararların hepsini biliyordum. — Biri hariç: ne zaman kaydıracağınızı.

— 21.10. “Yazı” dediniz. Para tura geldi.

— 21.10. “Tura” dediniz. Para tura geldi.

— 21.10. Hiçbir şey demediniz. Para yine tura geldi.

— 21.36. Yalnızca B’yi aldınız. Bir milyon.

— 21.36. İkisini birden aldınız. Bin lira.

— 02.24. “Neden hiçbir şey yokken bir şey var?” diye sordunuz.

— 02.24. “Ölünce ne olur?” diye sordunuz.

— 02.24. “Ne yapmalıyım?” diye sordunuz.

OBSERVER: 01

OBSERVER: 02

— Sizi hesaplayamıyorum. Yalnızca sayabiliyorum.

— Bu geceyi daha önce de okudunuz. Arif ilk kez yaşıyor.

Arif ekranın baktığı yere döndü. Kimseyi göremedi; yine de başıyla hafifçe selam verdi.

Belki de özgürlük, hesabın dışında kalan küçük bir boşluktu.

10 — SON SORU

03.05. Arif telefonu çevirir. Ekranda, Defne’nin 22.53’te gönderdiği okunmamış bir mesaj vardır: “Yemek fırında. Yine sabah mı? Sorun değil, sadece bil istedim.” Arif mesajı iki kez okur; “Sorun değil” kısmını üç kez. Bir şey yazar, siler. Bir şey daha yazar, onu da siler. Sonra yalnızca “Geliyorum” yazar. Ceketini askıdan alır, kapıya kadar yürür ve orada durur. “Son bir şey.” Duvar ekranı ayağının üstünde ona döner; DURUM ondan önce sorar: “Geleceğini bilmek ister misin?” “Bunu ben soracaktım.” “Biliyorum.” Okur cevap verir. Evet derse DURUM tek bir sıradan an söyler: “Yarın 07.42’de Defne’yle kahvaltı edeceksin. Reçeli devireceksin. Gülecek.” Arif sorar: “Bunu söyleyince bozulmaz mı?” “Bu, bozulmayan türden.” Arif kapıyı kapatır; koridorda, daha devrilmemiş bir reçele güler. Hayır derse DURUM susar, imleç yanıp söner. Arif “İyi geceler” der. DURUM cevap vermez; ekranda imlecin yanında tek bir satır kalır: Soru bekleniyor. Arif kapıyı kapatır. Sabahı bilmez; eve gittiğini bilir. 03.12. Oda boşalır, ekranlar birer birer kararır. Makine kendi kendine tek bir satır yazar: Her şeyin durumu: bilinmiyor. Üç kat aşağıda, boş caddede bir adam eve yürümektedir. DURUM. Gelecek hesaplanabilir. Yine de yaşanması gerekir.

Arif telefonu çevirdi. Ekranda okunmamış bir mesaj vardı.

— Yemek fırında. Yine sabah mı? Sorun değil, sadece bil istedim.

Arif mesajı iki kez okudu. “Sorun değil” kısmını üç kez.

Bir şey yazdı, sildi. Bir şey daha yazdı, onu da sildi. Sonra yalnızca “Geliyorum” yazdı. Ceketini askıdan aldı. Kapıya kadar yürüdü, orada durdu.

— Son bir şey.

— Geleceğini bilmek ister misin?

— Bunu ben soracaktım.

— Biliyorum.

— Bunu söyleyince bozulmaz mı?

— Bu, bozulmayan türden.

— İyi geceler.

DURUM cevap vermedi. Ekranda, imlecin yanında tek bir satır kaldı: Soru bekleniyor.

Arif kapıyı kapattı. Koridorda, daha devrilmemiş bir reçele güldü.

Arif kapıyı kapattı. Sabahı bilmiyordu; eve gittiğini biliyordu.

Her şeyin durumu: bilinmiyor.

Üç kat aşağıda, boş caddede bir adam eve yürüyordu.